Yükseklerde, yörenin keskin Tanrısallığında, Kimidenia’da büyük bir ağaç susadı. İçecek su arayarak uzatıyor, usulca sağa sola sallıyor köklerini. Solucanlar uykularından uyanıyor. “Neler oluyor?” diyor bir tanesi. “Bir şey yok” diyor öteki, “Ağaç susadı.” Öteki yana dönüyorlar uyumak için, toprağın uyandığı sırada. “Ne oluyor burada?” diye soruyor o da. Fakat köklerin umutsuz mücadelelerini görür görmez anlıyor ve şefkatle gülümsüyor. “Sana su getireceğim” diyor ağaca. Toprak kımıldanıp, zor zamanlar için saklanan gizli sığınaktan su getiriyor ve ağaç içiyor. Aynı sırada toprağın yüzeyinde büyük bir taş yerin çalkantısından sallanıp, sakinliğini yitirdi ve yuvarlandı biraz.
Ninem kafasını eğip, hayatı boyunca onu koruyan sineye yaslıyor başını. Bir şey engelliyor, yerleşemiyor rahatça: İhtiyarın gömleğinin içinde bir kesek var sanki.
-Ne var burada? diye soruyor hemen hemen kayıtsız bir edayla.
Dedem elini kıyafetinin altına sokuyor ve bedenine değen, yürek atışlarını duyan küçük yabancı bedeni buluyor.
-Bu ne?
-Bir şey değil, diyor dedem çekinerek, suçlu bir çocuk gibi. Bir şey değil. Biraz toprak.
-Toprak!
Evet, memleketlerinden biraz toprak. Gittikleri yabancı ülkede fesleğen ekmek için, diyor. Hatırlamak için.
İhtiyarın elleri yavaşça açıyor toprağı sakladığı mendili. Eşiyorlar içini, ninemin elleri de okşar gibi eşiyor toprağı. Gözleri yaşlı, öylece duruyorlar.
-Bir şey değil, diyorum. Biraz toprak.
Toprak, Eolya toprağı, memleketimin toprağı.
Agapi gözlerini dalgın dalgın yıldızlara dikmiş. Ne kadar incelemişti onları son zamanlarda, ne kadar çok ölçmüştü mesafelerini sayılarla! Oysa şimdi, doğduğu topraklardan zor yollara giderken bakıyor da, anca şimdi farkına varıyor; hatasını, telafi edilemez hatasını görüyor. Yıldızlar gözünden kaçmış. Biz Eolya topraklarının vadilerinde düşlerimizi yaşarken, gelecekteki bütün acı günlerimizde bizimle beraber olacak daimi arkadaşlıklar kurarken, o küçük bir kız, gökyüzünü yeryüzüne indirmek istiyordu.