İnsan düşünmek için doğar (en azından o, Kiril!). Yalnız ben inanmıyorum buna. Ne eskiden inanırdım ne şimdi inanıyorum ve insanın ne için doğmuş olduğunu da bilmiyorum. Doğar, doğmuş olur. Kim ne bulursa onu yer. Hepimiz sağlıklı olalım, onların hepsi de gebersin. Biz kimiz? Onlar kim? Hiçbir şey anlamıyorum.
Ve ansızın, sanki pat diye ortaya çıkan bir umutsuzluk hissetti. Hiçbir şeyin yararı yoktu. Her şey boşunaydı. Ulu Tanrım, diye düşündü. Hiçbir şeyi beceremiyoruz artık! Ne durdurabiliyoruz ne de önleyebiliyoruz! Sinideki bu hamuru yoğuracak gücümüz yok artık, diye düşündü dehşet içinde. Kötü çalıştığımız için değil. Onlar bizden daha kurnaz ve becerikli oldukları için. Dünya, böyle. İnsan, böyle. Ziyaret olmasaydı başka türlü olabilirdi. Domuz çamur bulut mutlaka…
Bütün olay, yılların nasıl geçtiğini fark etmiyor olmamız, diye düşünüyordu. Yıllar da değil; her şeyin nasıl değiştiğini fark etmiyoruz. Her şeyin değiştiğini biliyoruz, çocukluktan itibaren öğretiyorlar her şeyin değiştiğini, kendi gözlerimizle defalarca gördük her şey değişirken, ama aynı zamanda değişim gerçekleşirken bu ânı hiçbir şekilde ayırt etme yetimiz yok, ya da değişimi aramamız gereken yerde aramıyoruz.
Tuhaf şey, övüldüğümüzde neden seviniyoruz acaba? Övgü aldın diye zam vermiyorlar. Şöhret? Amma da şöhretimiz olur ya bizim! “Şöhret kazandı: Şimdi onu üç kişi tanıyor.” Hadi Bayliss’i de sayalım, dört. Şu insan ne gülünç bir yaratık!… Herhalde övgüyü sadece övgü olduğu için seviyoruz. Çocukların dondurmayı sevmesi gibi. Aşağılık kompleksinden başka bir şey değil. Övgüler komplekslerimizi sakinleştiriyor. Ve çok aptalca. Kendi gözlerimde nasıl yükselebilirim ki? Kendimi bilmiyor muyum sanki?