“Bir zamanlar hayatın bir şeylere varması gerektiğine, çözümlenmemiş tüm çatışmalar ve soruların bir tür büyük sonuca ulaşması gerektiğine inanıyordu.”
“…Elieen onu, kilise kapısında durmuş kendisini izleyen Simon’ı gördü. Uzun bir an süresince birbirlerine baktılar, kıpırdamadılar, konuşmadılar, o bakışın toprağına çok seneler gömülmüştü.”
“Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum.
Her daim ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı.
Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarınım dibine düşüyorlardı.”
“Çok iyi biliyordum ki otomobiller gürültü yapıyordu. Otomobillerdeki ve yapıların aydınlık pencerelerinin gerisindeki insanlar da gürültü yapıyordu. Nehir de gürültü yapıyordu. Ama ben hiçbir şey duyamıyordum. Kent ışıldayarak, göz kırparak, bir afiş gibi yamyassı asılmış duruyordu penceremde. Bana hiçbir yararı dokunmadığına göre, orada olmasa da olurdu”