Bir sır, hatta sırlar üzerine kurulu bir hikaye. Sırları duymak ve duymamak, bilmek ve bilmemek arasındaki seçim ise heyecanla ardından gelen sesleri dinlediğimiz bir kapı aralığı kadar. Bir cinayetle başlıyor bu roman ancak insanı bir gizemi keşfetmek isteyip istemediği konusunda arada bırakıyor. Diyelim bilmeyi seçtik, bu seçim o kadar önemli mi ki? Belleğimiz öylesine zayıfken, yaşadıklarımız ve bize anlatılanlar birbirine karışırken; dahası yaşananlar birbirini anımsatır, birbiriyle çakışır ve nihayetinde bir olur, böylece yaşananla yaşanmayan birbirinden ayırt edilemez hale gelirken… Önümüze bakmak istediğimizde ise soyut geleceği bir umutla düşünmeye başlıyoruz ama “şimdi” bize hiç renk vermiyor.
Bütün bunları düşünmek kaygı verici, hatta biraz melankoliye ve çaresizliğe sürüklüyor insanı ama tıpkı Luisa’nın dediği gibi “her şey buralarda bir yerde geri çağrılmayı bekler.” Ve kulağımıza fısıldanan, bizi kışkırtan, tahrik eden kelimeler bu kadar güçlü. Tıpkı tereddütleri olan gerçek bir insanın zihninde gezdiğimi hissettiren bu kitap gibi… Büyülü diliyle belirsizliğe ve kayıp gidene yaptığı vurgu insanın içine işliyor.