Hasan Ali Toptaş’ın Yalnızlıklar isimli o şiirle nesrin, rüya ile gerçeğin tam arafında duran kadim eseri; kelimelerin sesinden ziyade susuşlarına ayarlanmış, harf harf örülmüş bir dünya ağrısıdır. Kitap, alışıldık anlamda düz bir hikâye anlatmaz; o, insanın bu yeryüzündeki o en çıplak, en korunmasız ve en ebedi hali olan "yalnızlığın" binbir odalı sarayında yapılan hüzünlü, felsefi ve mistik bir yürüyüşün resmidir.
Toptaş, Türkçenin o en büyüleyici, en masalsı ve en dumanlı kalemiyle bizi dilin ve varoluşun o tekinsiz sınırlarına davet eder. Yalnızlıklar’da zaman ve mekân, bildiğimiz katı gerçekliğini kaybeder. Sayfalardan içeri sızan şey; taşra istasyonlarında unutulmuş eski bavullar, gece yarısı camlara vuran yağmur damlaları, hiç gelmeyecek trenleri bekleyen hüzünlü gölgeler ve insanın kendi içine doğru yaptığı o bitmek bilmeyen uzun, dolambaçlı yolculuklardır. Buradaki yalnızlık, bir kimsesizlik ya da çaresizlik durumu değildir; aksine, insanı her türlü sahtelikten arındıran, onu kendi asıl cevheriyle baş başa bıraklı asil ve mağrur bir makamdır.
Romanın —ya da bu metinler toplamının— asıl manası ve o içe işleyen bol hüznü, "kelimelerin yetersizliği" fikrinde gizlidir. Toptaş, öyle cümleler kurar ki, okurken sanki bir aynaya değil de derin bir kuyuya bakıyormuşsunuz hissine kapılırsınız. İnsanlar birbirine dokunur, yan yana yürür, konuşur; fakat her cümlenin sonu yine o aşılmaz yalnızlık duvarına çarpar. Yazar, yalnızlığı sadece insana ait bir sızı olarak da görmez; eşyanın, odaların, eski mektupların, sararmış fotoğrafların ve hatta kelimelerin bile kendi içinde sakladığı o ebedi sonbaharı, o büyük terk edilmişlik kederini mısra mısra işler.
Hasan Ali Toptaş’ın üslubu, edebiyatımızın o en rafine, adeta kuyumcu titizliğiyle işlenmiş duru ve şiirsel dilidir. O,