Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı? İçine atıp sifonu çekmek varken. Alkolle dolu bir sifonu...”
O günden sonra Derda, hücre hücre öldü ve gün gün yaşlandı. Çünkü derdi korku değil, korkuyu beklemekti. Ve korkuyu beklemek, korkudan beterdi. Bir zamanlar, birinin yazdığı gibi
İnançla yaşayan biri olmak istemiyorum, bilen olmak istiyorum. Bilgili olmak istemiyorum, yeterince masum yani bilgisiz olmalıyım ki  varoluş benim için tüm o gizemlerini ortaya çıkarsın. Bir aziz olarak tapınılmak istemiyorum 
İstanbul İstanbul’du işte. Zalim, tehlikeli, ama bir o kadar da güzel. Profesörün söylediği gibi: “O hep sana ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin.” Yahya Kemal bir şiirinde “İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?” diye soruyordu. Bunu profesöre çevirsem nasıl karşılardı acaba? Hiç kimseye âşık değildim ama yine de İstanbul’u seviyordum.
dalgasında boğulmayacağı denize doğru yürüyen özgür çocuk, eski dünya yanarken yeni bir dünyanın eşiğinde olduğunu biliyor. yeni hayaller kurmak için eskiyi geride bırakmak gerekir.