Puan vermedi·158 syf.··
2026 20. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 17 Haziran 2026 09:19
Tuhaf bir okuma deneyimiydi. Bir oluru var gibi hissettim bir "olm ben ne okuyorum" dedim. Ama sonunu bağladığı yerle biraz daha toparladı ve bende bir şeyleri anlamlandırabildim. En azından şuan "olm ben ne okudum" diye düşünmek yerine "bana hitap etmedi" diye daha rahat söyleyebiliyorum. Adamla kadının dere sahnesine ve adamın sürekli onun hakkında bir şeyler düşünmesine anlam verebildim bu sonla. Bu kitaptan edindiğim fikirler olmadan da hayatımı idame ettirebilirdim dndnndmd Abi keşişin kadının yanına gelmeden öncesinde hep bu kitabı Simya'cıya benzettim durdurm, ama önden hiç bir şey hakkında net bir kanıya varmamak gerekiyor işte ;) Özün sözü Bu edebiyatta ki şansımı başka bir yazarda daha deneyeceğim
Koya Dağı KeşişiIzumi Kyoka · Tokyo Manga · 2023297 okunma
Puan vermedi·120 syf.··
2026 99. kitabı
Fonda Lee'den okuduğum ilk kitaptı ve yazarın kalemiyle tanıştığıma çok memnun oldum. Aslında uzun zamandır adını duyuyordum çünkü yurt dışında oldukça sevilen Yeşil Kemik Efsaneleri serisi sık sık karşıma çıkıyordu. Ülkemizde hak ettiği ilgiyi görememiş olsa da fantastik edebiyat okurlarının mutlaka keşfetmesi gereken bir yazar olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı bitirince o üç kitaplık seriyi de hemen listeme ekledim. Hikâyenin merkezinde Ester var. Bir mantikor saldırısında annesini ve kardeşini kaybettikten sonra hayatı tamamen değişiyor. Onun yasını, öfkesini ve kendine yeni bir amaç bulma çabasını okumak beni çok etkiledi. Çünkü Ester sadece canavarlarla savaşmıyor; kendi acısıyla da mücadele ediyor. Ama kitabın asıl büyüsü benim için Zahra ile başladı. Ester'in eşleştiği dev rokh kuşu... Aralarındaki bağ alıştığımız dostluk hikâyelerine benzemiyor. Zahra sevimli ya da evcil bir yaratık değil; vahşi, tehlikeli ve kendi doğasına sadık. Bu yüzden Ester ile arasındaki ilişki çok daha gerçek ve etkileyiciydi. Her sahnelerinde hayranlıkla okudum. Kitap sadece fantastik yaratıklar ve maceradan ibaret değil. Aynı zamanda kayıpla yaşamayı, kabullenmeyi ve insanın kendine yeni bir yol çizebilmesini anlatıyor. Ester'in Kraliyet Kuşhanesi'ndeki yolculuğu boyunca yaşadığı değişimi görmek çok güzeldi. Bazen en büyük savaşın dışarıdaki canavarlarla değil, insanın kendi içindeki yaralarla olduğunu hissettirdi bana. Fonda Lee'nin dünyayı anlatış biçimini de çok sevdim. Sadece 120 sayfalık bir kısa roman olmasına rağmen rokhlar, mantikorlar ve imparatorluğun atmosferi gözümde çok net canlandı. Kısa olmasına rağmen bana eksik hissettirmeyen nadir fantastik kitaplardan biri oldu. Bazı fantastik hikâyeler yalnızca yeni dünyalar gösterir; bazıları ise karakterlerinin yaralarını
Özgürleşen GökyüzüFonda Lee · Eksik Parça Yayınları · 20265 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·335 syf.··
2026 19. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 17 Haziran 2026 02:13
bu kitabı okurken en başından beri içime oturmayan bir şey vardı. nietzsche’nin anlatmak istediği fikirlerin büyüklüğünü inkâr etmiyorum ama sunuş şekli bana gereksiz derecede ağır ve dağınık geldi. zerdüşt karakteri üzerinden sürekli “üst insan”, “kendini aşma” gibi kavramlar dönüp duruyor ama çoğu yerde sanki bir düşünceyi net anlatmak yerine etrafında dolaşıp duruyor. bu da okumayı benim için yorucu hale getirdi. bazı bölümlerde “tamam şimdi bir şey söyleyecek” diyorsun ama ya metafora boğuluyor ya da birden yön değiştiriyor. dil açısından da beni içine çeken bir akış yoktu. felsefi metin olduğunu biliyorum ama yine de bir noktada okuyucuya tutunacak bir ritim bekliyor insan. burada o ritim bana hiç geçmedi. en çok zorlandığım şey ise sürekli tekrar eden “insanlığı aşma” fikrinin bazen motive edici değil, daha çok baskıcı hissettirmesiydi. sanki insanı geliştirmekten çok, sürekli eksik hissettirmeye çalışıyor gibi. açık konuşmam gerekirse, bu kitap bana “derinlik”ten çok “fazla yüklenilmiş anlam” gibi geldi. belki felsefi olarak güçlü bir metin ama benim okuma deneyimimde karşılığı olmadı. sonuç olarak: fikrini anlıyorum ama benim için okunması keyifli değil, daha çok zorlayıcı ve yorucu bir deneyimdi.
Böyle Söyledi ZerdüştFriedrich Nietzsche · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202447,6bin okunma
Yanlış Hesaplar Her Zaman Kötü mü Noktalanır?
9/10
·416 syf.··
2026 24. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 17:25
Evdeki hesabın çarşıya uymaması her zaman kötü mü sonuçlanır? Lucy Maud Montgomery'nin Yeşilin Kızı Anne-1 isimli kitabını okurken sürekli bu atasözü aklıma geldi çünkü olaylar erkek evlat edinmek istenirken gelen bir kız çocuğu ekseninde gelişmekte. Eser; Matthew ve Marilla Cuthbert kardeşlerin ev vs işlerinde yardımcı olması için bir erkek evlat edinmek isterlerken evlat olarak gelen bir kız çocuğunu ve devamındaki olayları ele almakta. Kitabı yaklaşık iki hafta önce okuyup bitirdim o yüzden bu incelememde bazı noktaları atlamış olabilirim. Eksiğim olursa affola, bunları belirtmeniz benim için eşsiz bir katkı olur. Bununla birlikte eserdeki bazı olaylara değineceğim için bu inceleme yazısı spoiler içermektedir. Daha çok gençler ve genç yetişkinlere hitap edecek şekilde yazılan roman; 8 kitaplık bir seri. İncelemeye konu olan bu ilk kitapta evlat edinilen Anne Shirley'in evlat edinildiği sıra olduğu 11 yaş ve 16 yaş aralığındaki olayları ele almakta. Olay kurgusu çok güzeldi. Herhangi bir mantık hatası gibi bir şeye rastlamadım. Olaylar okuru doyurucu bir biçimde sunulmuştu; ne çok gereksiz uzun ne de çok üstünkörüydü. Romanı okurken birçok duyguyu, düşünceyi hissedip deneyimledim. Yani anlatılanların okura hitap etmesi geçmesi çok güzeldi. Hissettiğim, deneyimlediğim temalara kitaptan örnekler verecek olursam: 1) Marilla ve Matthew'in erkek çocuk yerine yanlışlıkla bir kız çocuğu evlat edinmesinde hem Anne'in hem de Marilla&Matthew kardeşlerin yaşadığı hayal kırıklığını hissettim. 2) Anne ve Diana'nın tanışması ve arada sımsıkı bir dostluk bağının oluşması bana çocukluk arkadaşlığı gibi saf, temiz bir değeri tebessümle yad etmemi sağladı. 3) Anne'nin Diana'ya meşrubat ikram edecekken yanlışlıkla şarap ikram etmesi bazen hayatta hiç istemeden olsa da
1000Kitap
Yeşilin Kızı AnneL. M. Montgomery · Ephesus Yayınları · 202017,9bin okunma
Puan vermedi
AUSCHWITZ KÜTÜPHANECİSİ ANTONIO G. ITURBE Auschwitz'de zaman akmıyor, adeta sürükleniyordu. Dünyanın geri kalanından kesinlikle yavaş geçiyordu zaman. Auschwitz'de geçirilen birkaç gün çömezi kıdemliye dönüştürürdü. Bir genci ihtiyara çevirir, dinç birini de elden ayaktan düşürürdü. Auschwitz; Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma, sistematik katliam ve imha kampı. Dita Kraus; 14 yaşında Nazi'ler tarafından esir alınan bir tutsak. Auschwitz'de çocuklar ve ailelerin bir arada kalmasına izin verilen 31.blok. Esirler üzerinde acımasız deneyler yapan, gazetelerin bahsettiği şekliyle "kana susamış bir cani": Dr. Joseph Mengele. Alman asıllı bir Yahudi olan, blok sorumlusu Fredy Hirsch ve diğerleri. 14 yaşındaki Dita, ailesi ile getirildiği Auschwitz esir kampında rutin hale gelen dehşet ve korku ortamına uyum sağlamaya çalışırken çok önemli; önemli olduğu kadarda tehlikeli bir görev üstlenir. Esirlerin gizlice kurduğu okulun "kütüphanecisi" olur. Elbisesinin içine diktirdiği gizli ceplere sakladığı 8 kitabın sorumlusudur. Kampta pek çok şey gibi kitaplarda yasaklıdır. Küçük yaşından beklenmeyen bir cesaretle kitapları ihtiyacı olan öğretmenlere taşır. Tek silahları o 8 kitaptır. Şiddete, kötülüğe, korkuya boyun eğmemenin; cesaretin ve umudun simgesidir Dita ve koruduğu kitaplar. Bu ölüm kampında yaşanan akıl almaz vahşeti, insanlık dışı olayları okumak gerçekten zordu. Fakat gerçek bir yaşam öyküsü oluşu, o korkunç ortamda filizlenen aşklar, umudun hep var olması kitabı okunur kılan en önemli unsurlar sanırım. Kitap boyunca bahsi geçen eserleri yazmazsam olmaz. Büyülü Dağ / Thomas Mann Dünyadan Aya / Jules Verne H.G.Wells kitapları Şahika / A. J. Cronin Anne Frank'ın Hatıra Defteri. Bu değerli eserler
Auschwitz KütüphanecisiAntonio González Iturbe · Pegasus Yayınları · 20232,904 okunma
7/10
·336 syf.··
2026 62. kitabı
​David Szalay, Beden’de yüzümüze öyle sert bir ayna tutuyor ki, kitaptan kaçmakla sayfaları daha hızlı çevirmek arasında sıkışıp kalıyorsunuz. Hikayeler boyunca farklı yaşlardaki István'ın peşine takılıp Avrupa’nın bir ucundan diğerine savrulurken, aslında kendi içindeki o devasa boşluktan ve yaşlanma korkusundan kaçtığını fark ediyorsunuz. Mekânlar değişiyor, şehirler değişiyor ama o içsel bölünmüşlük ve "ben kimim" krizi hiç değişmiyor; sanki oradan oraya koşarak kendi faniliğini unutmaya çalışıyor. ​Kitabın en sarsıcı tarafı, o güçlü, sarsılmaz görünen erkek rolünün, cinsel arzuların ve statü hırslarının ne kadar kırılgan kurgular olduğunu bütünüyle açık etmesi. Karakter tam her şeyi kontrol ettiğini düşündüğü an bedensel sınırlarıyla, çöküşle ve yetersizlikleriyle yüzleşiyor; işte o an inşa ettiği tüm o yapay egolar büyük bir gürültüyle yıkılıyor. Szalay, insanın o kaçınılmaz biyolojik kaderini ve zamanın akıp gidişi karşısında ruhumuzun nasıl sarsıldığını o kadar net, o kadar çıplak anlatmış ki, zihninizdeki o "asla yıkılmam" illüzyonunu bir çırpıda darmadağın ediyor. Modern hayatın hızı içinde kendi bedenimize ve öz hakikatimize ne kadar yabancılaştığımızı gösteren, insan doğasının o en karanlık ve çaresiz dehlizlerine dokunan, bittiğinde de insanı uzun süre derin bir sessizliğe gömen güzel bir yolculuk.
1000Kitap
BedenDavid Szalay · İthaki Yayınları · 2026306 okunma