İnsanlık tarihi boyunca coğrafya, rejim, ideoloji ya da gelişmişlik düzeyi fark etmeksizin değişmeyen en eski, en evrensel kural belki de budur: Güç ve kaynak kimin elindeyse, o gücün etrafındakiler bir şekilde o kaynaktan beslenir.
Bizim kültürümüz bunu "Bal tutan parmağını yalar" diye çok net özetlemiş; İngilizler benzer bir mantıkla "Ateşe yakın olan, ateşten ısınır" der. İsimler, kılıflar, ülkeler değişiyor ama o "parmak yalama" iştahı ve mekanizması hiç değişmiyor.
Aradaki tek fark, bu işin hangi kılıfla yapıldığı:
Bizim gibi coğrafyalarda süreç biraz daha doğrudan, aile içi ortaklıklar, hızlı ihale süreçleri ya da gemicilik gibi doğrudan ticari yatırımlarla yürüyor. Her şey daha göz önünde ve "bizim çocuk işini biliyor" mantığıyla ilerliyor.
Batı’da ise bu iş bir sanata, devasa bir illüzyona dönüştürülmüş durumda. Doğrudan nakit vermiyorlar; onun yerine "lobicilik faaliyetleri", "X vakfına yapılan uluslararası bağışlar", "saati 500 bin dolarlık konferans konuşmaları" ya da "yönetim kurulu danışmanlıkları" gibi tamamen yasal çerçeveye oturtulmuş, kılıfı önceden dikilmiş yöntemler kullanıyorlar.
Yani günün sonunda, ister Washington’daki lüks bir lobicilik firması olsun, ister Brüksel’deki bir AP bürokratının paravan vakfı, isterse bizdeki bir aile şirketi... Sistem hep aynı kapıya çıkıyor. Gücü elinde tutan yapı, kendi elitini ve kendi "Nepo Baby" (torpilli evlat) ağını yaratıyor.
Aslında küresel sistemin makyajını kazıyınca altından çıkan bu çıplak insan doğası ve güç rasyonalitesi çok iyi görünüyor. Dünya ne kadar "modernleşirse" modernleşsin, o balın başında duranın iştahı hep baki kalıyor.