Aiskhylos/Zincire Vurulmuş Prometheus
Yunan tragedyasının kurucularından Aiskhylos un kaleme aldığı eser ben İklim olarak yazılmış ama zincire vurulmuş Prometheus haricinde geri kalan net günümüze ulaşmamıştır
Zincire vurulmuş Prometheu otoriteye başkaldırının , fedakârlığı bilimin ve medeniyetin sembolüdür
Titan Prometheus, tanrıların kralı Zeus'un insanlığı yok edip yerine yeni bir soy yaratma planına karşı çıkar. İnsan acizdir, karanlıktadır ve çaresizdir. Prometheus, Olimpos Dağı'ndan ateşi (yani bilimi, sanatı, medeniyeti ve bilinci) çalarak insanlara verir. Ve tanrı zeus Bu itaatsizliğe öfkelenen tiran Zeus, Prometheus'u dünyanın bir ucundaki Kafkas Dağla ama 'na zincirletir.
( Adem’in yasak meyveyi yemesi de iyiyi ve kötüyü bilme bilgisine erişmesi gibi , adem de iyi ve köyüyü öğrenmesi sonucu cennetten kovulmuştu.)
Güç (Kratos) ve Şiddet (Bia) eşliğinde, demirci tanrı Hephaistos tarafından kayaya çakılan Prometheus, acı çekmesine rağmen Zeus'a boyun eğmez. Çünkü o, geleceği görme yetisine (öngörüye) sahiptir ve Zeus'un tahtını sarsacak büyük sırrı bilmektedir.
Prometheus; dogmalara, baskıcı rejimlere ve kiliseye (dine )karşı baş kaldıran özgür insanın marşı haline gelmiştir.
Oyun sadece bir mitolojik bir anlatı değil; insanlığın cehaletten kurtulma, aydınlanma ve baskıcı otoritelere karşı benliğini koruma için ilk yazılı manifestolarındandır.
Genel olarak 5 ana teme üzerine durur
. Otorite, Güç ve Tiranlık (Siyasi Boyut)
. İtaatsizlik, Başkaldırı ve Devrimcilik
. Fedakarlık ve İnsan Sevgisi (Filantropi)’
. Kader ve Zamanın Gücü (Mitolojik/Felsefi Boyut)
. Bilgi , bilinç, insanın kendidini geliştirmesi, ilerlemesidir
Prometheus hakında bir çok yazar ve düşünür çeşitli fikirler beyan etmişti
Tabi herkes Prometheusu kahraman olarak
Bu kitabı her bitirdiğimde içimde entelektüel bir hayranlıktan ziyade, insan olmanın getirdiği o çiğ ve marazi taraflarla yüzleşmenin verdiği sarsıcı bir huzursuzluk kalıyor. Dostoyevski, Yeraltı Adamı karakteriyle edebiyat tarihinin en kusursuz anti-kahramanını yaratırken bize bir canavarı değil; gururu, kibri ve ezikliği arasında sıkışıp felç olmuş modern bir bilinci sunuyor. Bu karakter, etrafındaki her şeye ve herkese tepeden bakan o entelektüel kibrinin altında, aslında korkunç bir onaylanma ve fark edilme arzusuyla yanıp tutuşan bir zavallı.
Karakterin o hastalıklı yapısını en net gördüğüm yer, caddede kendisini görmezden gelen subayla olan o takıntılı savaşıdır. Subay onu bir insan olarak bile görmezken, Yeraltı Adamı aylarca onunla kaldırımda çarpışabilmek için kıyafet borcuna giriyor, planlar yapıyor. Çünkü onun dünyasında fark edilmemek, nefret edilmekten çok daha ağır bir işkence. Okul arkadaşlarıyla yediği o rezil yemekte de aynı karakter defosu patlak veriyor. Onları küçümsüyor, onlardan iğreniyor ama aynı zamanda kendisini aralarına almaları, ona saygı duymaları için masada adeta kendi kendini paralıyor. Karakterin tüm varoluşu bu iki uç arasında gidip geliyor: Deha olduğunu sanan bir kibir ve hiç olduğunu fısıldayan bir aşağılık kompleksi.
Ancak Dostoyevski’nin bu karakter çözümlemesinde zirveye ulaştığı yer kesinlikle Liza ile olan ilişkisidir. Liza, o çamurlu ve karanlık dünyanın içinde bozulmamış, temiz kalabilmiş tek ruh. Yeraltı Adamı, kendi ezikliğini ve hayattaki güçsüzlüğünü kapatmak için eline geçen ilk fırsatta bu savunmasız kadına saldırıyor. Ona önce kütüphaneler dolusu ahlak nutukları çekip onu kurtaracak bir kahraman gibi davranıyor. Ama ne zaman ki Liza onun o sefil, aciz bodrum katına gelip onun bu zavallılığını çıplak gözle görüyor;
Abum Rabum, ilk bakışta tarihî bir roman gibi görünse de benim için daha çok insanın vicdanıyla yaptığı pazarlığın hikâyesiydi.
İskender Pala bu kitapta yalnızca bir dönemi anlatmıyor; inanç, sadakat, güç ve ihanet gibi kavramların insan hayatında nasıl iç içe geçtiğini de gösteriyor. Tarihin büyük olaylarının arkasında yine insanın zaafları, korkuları ve tercihleri olduğunu hatırlatıyor.
Kitap boyunca dikkatimi çeken şey, karakterlerin siyah ve beyaz kadar net çizgilerle ayrılmaması oldu. İnsan bazen doğru olduğunu düşündüğü şey için yanlış yapabiliyor, bazen de yanlış görünen bir tercihin arkasında anlaşılabilir sebepler bulunabiliyor. Bu da hikâyeyi benim için daha gerçek kıldı.
İskender Pala’nın tarihî ayrıntıları romana yedirme biçimini bu kitapta da sevdim. Bilgi vermeye çalışırken hikâyeyi boğmuyor. Olayların arasında ilerlerken dönemin atmosferi kendiliğinden hissediliyor.
Abum Rabum’u okurken en çok düşündüğüm şey ise insanların neye sadık kaldığıydı. İnançlarına mı, sevdiklerine mi, çıkarlarına mı, yoksa vicdanlarına mı?
Bazı insanlar hayatlarını doğru bildikleri şey uğruna değiştirir. Bazıları ise doğru bildikleri şeyi hayatlarına göre değiştirir. Bu kitap bana biraz da bunu düşündürdü.
ben çok beğendim kesinlikle okunur yazar çok iyi yazmış sıkılmadım iki karakterdr birbirinr uyumlu sadece rhad a bu kadar nasıl inandı anlamadım gerçrktem onum dışında net okuyunnn
Sigmund Freud’un Bakirelik Tabusu kitabını okurken iki farklı duygu yaşadım. Bir yandan psikoloji tarihine yön vermiş bir zihnin düşünce dünyasına tanıklık etmenin merakı, diğer yandan bazı fikirleri karşısında duyduğum ciddi rahatsızlık.
Freud’un hakkını teslim etmek gerekiyor. Bugün psikoloji alanında kullandığımız birçok kavramın temellerinde onun izleri var. İnsan zihninin görünmeyen taraflarını anlamaya çalışması, bilinçdışına dikkat çekmesi ve cesur sorular sorması onu alanının en etkili isimlerinden biri hâline getirmiştir.
Ancak bir bilim insanının etkili olması, her fikrinin doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Kitap boyunca beni en çok rahatsız eden noktalardan biri Freud’un kadın psikolojisini açıklarken kullandığı bazı varsayımlar oldu. Özellikle kadınların hadım edilmiş erkekler oldukları düşüncesinden hareketle erkekler karşısında aşağılık duygusu geliştirdiklerini öne sürmesi bana ikna edici gelmedi. Freud bu görüşü kendi kuramsal sistemi içinde temellendirmeye çalışsa da ben okurken bunu güçlü bir açıklamadan çok zoraki bir dayatma gibi hissettim.
Çünkü bu yaklaşım, kadını kendi başına bir birey olarak anlamaya çalışmaktan çok onu erkeğe göre tanımlıyor. Kadınlığı bağımsız bir deneyim olarak incelemek yerine, eksik bırakılmış bir erkeklik üzerinden açıklamaya çalışıyor. Bana göre bu bakış açısı hem kısır hem de dönemin kültürel kabullerinin bilimsel bir gerçek gibi sunulmasının örneklerinden biri.
Yine de kitabı okurken Freud’u tamamen reddetmek de kolay değil. Çünkü insanı düşündürmeyi başarıyor. Katılmadığım yerlerde bile neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışırken kendi fikirlerimi daha net sorguladığımı fark ettim.
Belki de klasik eserlerin değeri tam burada yatıyor. Bazen bize doğru cevaplar verdikleri için değil, itiraz etmek zorunda kaldığımız
Kur’an ve hata kelimelerini arama motoruna yazınca ilk karşımıza çıkanlardan birisi miras paylaşımı hususunda Kur’an’da hata olduğu iddiası. Meşhur ateist ve İslam karşıtı Turan Dursun’un sitesinde aklını imanının önüne engel olarak koyan gençler, bu miras ayetlerini gündeme getirip tabiri caizse “Kur’an’da çok bariz bir matematik hatası var ve şayet kusursuz olduğu iddia edilen Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olsaydı bu bariz hata olmazdı” demeye getiriyorlar. Ve bu iddiaya cevap vermek için kolları sıvayan gayretli ve aklını kullanan -bir kısmı âlim- birçok Müslüman zat internet sitelerinde meseleyi gündemlerine taşıyor. Birbirinden çok farklı cevaplarla ayetleri izah etmeye çalışanlar ne yazık ki tatmin edici bir cevap ortaya koyamıyor. Diğer yandan bu hata iddiasının hararetle cevaplandırılması için samimi bir şekilde birçok siteye bu husus, soru olarak iletiliyor. Mesela; payın paydadan fazla çıkması ile sonuçlanan hesap ile malın Kur’an’daki oranla dağıtılmasının imkânsız olduğunu iddia eden ateistlerin bu iddiası ‘sorularlarisale’ sitesine sorulduğunda site yöneticileri bu konunun risalelerde izah edildiğini söylüyor. Ve site konudan bağımsız olarak, risalelerde geçen kadın ve erkeğin paylarının farklılığı üzerine yapılan bir izahı paylaşıyor ve meseleye net bir çözüm getiremedikleri hissedilmiş olunmalı ki cevabın sonunda ‘sorularlaislamiyet’ sitesine yönlendirmede bulunuluyor.
Sorularlaislamiyet sitesi ise konu ile ilgili Prof. Dr. Hamza Aktan’ın Mukayeseli İslam Hukuku kitabından alıntıladığı pasajı paylaşıyor. Site avliye meselesini anlatmaktan öteye gidemiyor. Payın paydadan büyük çıkması durumu ilk defa Hz. Ömer döneminde bir paylaşım sırasında ortaya çıkıyor ve mesele ashap ile istişare ediliyor. Sonunda paydayı payla eşitleyip taksimat o