30’lu yaşlarının ortasında, Madrid’in göbeğinde bir reklam ajansında hapsolmuş Marisa ile tanışın. Kitap, Marisa’nın bir iş gününe, o anlamsız "günaydın" ritüellerine ve iş arkadaşlarına duyduğu o gizli ama derin tiksintiyle başlıyor. Onun için hayat sabah alınan anksiyete hapları, bitmek bilmeyen toplantılar ve boş network etkinlikleri arasında sıkışmış bir döngüden ibaret.
Peki, "Hoşnutsuz" aslında ne anlatıyor?
Bu kitap, sadece "işini sevmeyen bir kadın" hikayesi değil. Bu, modern dünyanın bizden beklediği o yüksek enerjili, her daim verimli ve sahte mutluluklarla dolu proje insanı modeline karşı bir mide bulantısı. Marisa ofisteki o sahte samimiyetleri, birer kült haline gelen ekip ruhu safsatalarını ve hafta sonunu bekleyerek geçen hayatların trajedisini cerrah titizliğiyle deşiyor.
Marisa’nın zihninin içine girdiğiniz an, etrafındaki insanları ve kurumsal absürtlükleri nasıl acımasızca (ama bir o kadar haklı) eleştirdiğini göreceksiniz.
Kitap, bir insanın nasıl yavaş yavaş mekanikleştiğini ve kendi hayatına nasıl bir yabancı haline geldiğini anlatıyor.
Madrid’in parlak ışıkları ve ajansın modern dekoru altında, Marisa’nın içindeki o uçsuz bucaksız boşluklar.
"Hoşnutsuz", o her sabah alarmı erteleyen, asansörde sahte gülümsemesini hazırlayan ve "Benim burada ne işim var?" diye soran herkesin bir şekilde kitabın bir yerinde kendini yakalayacağı ve okurken ya sen birde gel bizim buralara da stres neymiş gör dedirten keyifle okuduğum bir kitap oldu...