Ölmeden önce duyulacak acılardan ve ağrılardan korkmak mümkündür belki, ancak bunu "ölüm korkusu" olarak niteleyemeyiz. Yaşamı sahip olunacak bir mal gibi gören insanın ölümden korkmasını akıldışı bir davranış olarak karşılamamak gerek. Bu duyulan korku ölümden değil, sahip olduğumuz şeyleri, bedeni, malı, mülkü, benliği yitirmekten dolayıdır ve hiçbir şeye sahip olamayacağımız bir uçuruma, yok olmaya sürüklenmekten korkmaktır.
Erkek ve kadın birbirlerine yakındırlar ama yine de kendilerini ötekinden ayrı ve uzakta hissetmektedirler. Bu durumda bir insanın karşısında çırılçıplak durmanın derin utancını hissetmek ve kendi yabancılaşmasının farkına vararak üzülmek gibi, iki duygunun arasında kalmıştır insanoğlu. Örtünerek, bu utançtan ve karşısındakini tüm insanlığı içinde algılamaktan kurtulmaya çalışır. Ama gizlemekle, ne utanç ne de suçluluk duygusu ortadan kaldırılabilir. Birbirlerine sevgi ile yaklaşmayı bilmezler.
"Sahip olmak" ya da diğer bir deyişle “olmamak" güdüsünden kendimizi kurtarabildiğimiz ölçüde "olmak" ilkesine yaklaşabiliriz. Bunun için de, sahip olduğumuz şeylere sıkıca sarılarak kişiliğimizi bulmaya çalışmaktan ve güvenlik duyma çabamızdan sıyrılmamız ve de kendi benliğimiz ile sahip olduklarımızı her şeymiş sanarak yüceltme alışkanlığından vazgeçmemiz gerekiyor.