Bu soru belki zoraki bir çıkarım yapma isteğinin ürünü olabilir. Lakin felsefe öğreniminin ardından gözüme çarpan birkaç detay, klişe hatta arabesk sayılabilecek bir hikayenin derinliğine dair ipuçları veriyor olabilir. Şıpsevdi Romeo'nun ve yılgın Juliet'in aşklarını anlatan cümleler arasında dönemin varlığa bakışını ifşa eden şeyler gizli durmakta. Bunlardan en aşikarını kendime örnek olarak seçtim:
Adın ne değeri var? Şu gülün adı değişse bile
Kokmaz mı aynı güzellikte?
Romeo'nun da adı Romeo olmasaydı,
Kusursuzluğundan hiçbir şey kaybolmazdı.
Romeo, bırak, at bu adı! Senin parçan olmayan
Bu ada karşılık al bütün varlığımı. (s.39)
Derin bir ontolojik tartışmaya girmeksizin ad ile varlık-varolan-mevcud arasındaki ilişkinin varlık ve dil felsefesinde sıklıkla karşımıza çıkan sorunlardan biri olduğunu söylemek mümkündür. Adın nitelediği şey ile nitelenen şey arasından zorunlu olmayan* ilişki yani bizim sarı dediğimiz şey ile bu şekilde nitelenenin aynı olmamasının imkanı, varlık hakkında birtakım şüpheleri de beraberinde getirir. Bir başka vechesiyle de adı taşıyan nesne/varlık, ada gelmeden önce de varolabilmektir. Alıntıdan anlaşılacağı gibi, gülün kokusu, ona gül demesek bile onun ayırt edici özelliği olacağından, aslında adlar sadece bir ek gibi durmaktadır. Sadece seslerden ibaret olan birer niteleyicidir adlar, varlığın bir parçası ya da kendisi değillerdir.
Klasik felsefede tümeller problemi/külliler sorunu olarak bilinen adların da tıpkı nesneler gibi birer varlığa sahip olduğunu düşünenlere yani realistlere (Romeonun varlığı olduğu kadar Romeo isminin ve Romeoluğun da bir tür varlığı vardır) karşılık, adların sadece ağızdan çıkan birtakım sesler olduğunu belirten nominalistlerin tartışması uzun yıllar sürmüştür. Romeo ve Juliet'in bu tartışmada durduğu