Tavusun haddini bildiren ayaklarıdır. Çünkü ayakları pek çirkindir. O muhteşem tüyleri ve kuyruğunun güzelliği, başını eğip çirkin ayaklarını gördüğünde mahzunlaşır. Aynı şekilde insan da nefsine baktığında, tavus kuşu misali kendi eksikliklerini görmelidir. Başkası söz konusu olduğunda ise onların güzel yönlerine bakmalı. Hazreti Abdülkadir Geylânî bu konuda şöyle der; "Maddi imkânlar açısından senden daha aşağıda olanlara bak. Ancak uhrevî açıdan kendinden aşağıdakilere bakma. İbdette senden daha çok gayret edenlere bak.
Mesela bazı anne babalar, çocuklarına iyilik ettiklerini sanarak “Kendi ayaklarının üstünde dur” diyorlar. Durma. Çünkü sen kendi ayaklarının üstünde durmak için yaratılmadın; insanlarla kardeş olmak için yaratıldın. Her şeyde kendi kendine yetemezsin. Onun için arkadaş olmayı, kardeş olmayı, sırdaş olmayı; yani paylaşmayı öğren. “Ben kendi ayağımın üstünde dururum.” diyorsun, duramazsın. Öyle yaratılmamışsın. Çünkü bu, fıtrata muhalif. Biz müşterek yaratılmışız. Müşterek olmayan hayat var mı? Belgesellere bile biraz bu gözle bak, hayvanlar bile öyle.
Bizon sürüsü aslan hücumuna uğradığı zaman, yuvarlak bir daire hâline gelir. En yaşlı bizon dairenin içinde devamlı koşarak o cepheyi bir genişletir, bir daraltır. Bir hayvan sürüsü bile -bizon, yabani hayvan, evcil değil- muazzam bir dayanışma gösteriyor.
Şimdi bunun karşısında, “Ben kendime yeterim.” diyen insan var ya… İşte o anda yalnız demektir. Çünkü “ben”le başlayan her cümle, biraz yalnızlık kokar. Herkes “ben” olunca da kardeşlik kalmıyor. Evvela benlikten vazgeçmek lazım. Benlik, enaniyet, ego terbiyesi… Eskiden bu terbiye tasavvuf ocaklarında verilir, insan orada pişerdi. Şimdi ise ne o ocak kaldı ne o mektep. Fikir olarak kaldı, “Eskiden böyleymiş.” deyip geçiliyor.
Hulfü’l-vaad ise, hem zillet, hem tezellüldür; hiçbir cihetle celâl-i kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü’l-vaîd ise, ya aftan, ya aczden gelir. Halbuki küfür cinayet-i mutlakadır(Haşiye). affa kabil değil. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.