Eğer, bilmiyorlarsa kabahat kimin? Kabahat, benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş; senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Ve cehalet denilen zifiri karanlık içinde, ruhları, her yanımdan örülü bir zindanda mahpus kalmıştır.
Belki hiçbir şey hatırlamıyor. Vakalarla dolu yıllar bir kayanın üstünden akan sular gibi, onun üstünden akıp geçmişe benziyor. Fakat, sular, en sert taşlarda bile izlerini bırakırlar.
Ne zalim mahlûk! Kendisiyle konuşurken, sesimin nasıl titrediğini de hiç işitmedi mi? Şevkatle dolu bakışlarımın okşamalarını derisi üstünde hissetmedi mi? Bir gün, ağacın dibinde onun yanına çöktüğüm vakit, kalbimin nasıl küt küt ettiğinin farkına varmadı mı? Onun kafasında ve gönlünde hiçbir iyi etki bırakmadan mı geçip gittim?