Bazen bir kitabın son sayfasını kapattığında içini tarif edemediğin bir boşluk hissi kaplar… Her kitapta yaşamazsın bunu, ama bazıları öyle dokunur ki, bitirdiğinde eksilmiş gibi hissedersin. İçin burkulur, sanki bir dostunu uğurlamışsın gibi… Şu an tam olarak öyleyim. Uzun bir aradan sonra, bir şey hem bu kadar canımı sıktı, hem de bittiği için içimde garip bir huzur bıraktı. Sanki zor bir ödevi tamamlamış bir öğrenci gibiyim—yorgun ama gururlu.
Deniz’in hikayesini okurken fark ettim ki, aslında onun yaşadıklarıyla benim hikayem birbirine ne kadar benziyor. Belki de benim hikayem de bir başkasının kalbine dokunacak kadar tanıdık. Bu coğrafyada kadın olmak, var olmaya çalışmak, sesini duyurmak ve mutlu olmak çoğu zaman en yakınımızda duranlar tarafından engelleniyor. İzin verilmeyen bir mutluluğun, bastırılmaya çalışılan bir varoluşun içinde nefes almaya çalışıyoruz. Ama yine de anlatıyoruz… çünkü anlatmak hem iyileştiriyor, hem de bir başkasını iyileştirme umudu veriyor.
Kitaptaki şu alıntı üzerine biraz düşündüm:
Ben bir ütü masasıydım. Lazım olduğunda heyecanla açılıyor, salonun orta yerine, televizyonun tam karşısına koyuluyordum. Başka hiçbir eşyanın karşılayamadığı, kendine özgü, tuhaf bir ihtiyacı karşılayarak ev sahibini mutlu ediyordum. Ama ihtiyacı bittiğinde, birdenbire, salonun ortasında çok çirkin duran, evin tüm düzenini bozan, acilen uzaklaştırılması gereken bir fazlalığılığa dönüşüyordum.
Bazen sevdiğimiz insanlar için hepimiz, istemesek de, bir ütü masasına dönüşüyoruz. İhtiyaç duyduklarında hep oradayız, koşturuyoruz, sevgiyle var olmaya çalışıyoruz. Ama işimiz bittiğinde, bir köşeye itilip unutuluyoruz.
Ben bir ütü masası değilim.
Varlığım, sadece başkalarına hizmet etmeye indirgenemez.
Beni sadece ihtiyaç anlarında değerli görmek, aslında kim