İnsan ancak derin bir organik bozukluğun ardından gerçekten lirik olur. Rastlantısal lirizm dış belirleyicilerden doğar, sonra da onlarla birlikte yok olur. Her lirizm azıcık da olsa içsel bir delilik içerir.
İnsan gerek kendi içinde sakladığı şeyleri gerekse dünyanın sakladığı şeyleri bilmeyince, ansızın acı deneyimine kapılıp, baş döndürücü bir öznelliğin aşırı karmaşık bölgesine taşınır. Acının lirizmi, yaraların artık derin içerimlerden yoksun, basit dışavurumlar olmaktan çıkıp, varlığın tözüne katıldıkları içsel bir arınma gerçekleştirir. O kanın, etin, sinirlerin şarkısıdır. Bu yüzden, neredeyse tüm hastalıkların lirik etkileri vardır. Yalnızca dudak uçuklatıcı bir duyarsızlık sergilemeyi sürdürenler, her zaman içsel bir derinleşmenin kaynağı olan hastalık karşısında kişi dışılıklarını korurlar.
Kişinin kurum anlamında değil de zenginlik anlamında kendiyle dolu olması, hem içsel bir sonsuzlukla hem de aşırı bir gerilimle işlenmesi demek, yaşamaktan öldüğünü duyumsayacak kadar yoğun bir biçimde yaşamak demektir.
Dag Solstad’ın bu eserinde, sıradan bir adamın sıradan hayatına konuk oluyoruz. Kitap başladığında Singer (adını hiç öğrenemiyoruz) 34 yaşında ve hayatında yeni bir döneme başlamak için Notodden’e taşınıyor; orada bir kütüphanede çalışmaya başlıyor. “Yeni bir dönem” diyorum çünkü tıpkı bizler gibi onun da hayatı huzursuzluk, kafa karışıklığı, kendini bulamama ve aniden vazgeçilen planlarla dolu.
Başkalarının karşısında kararlı ve net biri gibi durmaya çalışsa da, kendi içinde kararsız, kimliğini tam oturtamamış biri. Üstelik bundan rahatsız da değil gibi. Çocukluğundan taşıdığı utanç anları var; mesela bir gün attığı abartılı bir kahkaha sırasında amcasına yakalanması ve bu anın onda bıraktığı iz… Küçük bir an ama peşini hiç bırakmıyor.
34 yaşına kadar ne yapacağına tam karar verememiş, farklı işlerde savrulmuş biri Singer. Ve artık kalıcı bir şeylere tutunmak istiyor. Bu yüzden yeni bir şehir, yeni bir iş ve belki de yeni bir hayat kurma fikriyle kütüphanede çalışmaya başlıyor.
Bu kitapta büyük olaylar yok. “Sonraki sayfada ne olacak?” merakı yok. Ama zaten meselesi de bu değil. Bence bu kitap, sıradanlığın o tuhaf ve naif mükemmelliğini taşıyor. Sıradan bir adamın, sıradan hayatına dışarıdan bakıyormuşsun gibi ilerliyor.
Benim eleştireceğim tek nokta şu: Singer’ın zihnine, o ruh haline biraz daha yaklaşmak isterdim. Hislerini gördüm ama tam içine giremedim. Sanki bir camın arkasından izliyormuşum gibi… Yakındım ama dahil olamadım.