Telefonu kapatalı kaç dakika oldu, bilmiyorum. Yirmi iki derin nefese, kırk altı kalp atışı kaladır bekliyorum. Başımıza gelme ihtimali olan binbir felaket senaryosu gözümde canlanıyor. Annem içeri girip kiminle konuştuğumu soruyor. "Harut" dediğimi duyar duymaz havalara uçuyor. Harut adını duyunca kadının yüzünde gökkuşağı çıkıyor, benimse üstüme eşini savaşta kaybeden kadının kara örtüsü örtülüyor.
Soluğum her sabah aynı yerde kesiliyor; İmane'nin beni terk ettiği köşenin sol üstüne denk gelen göğsümde. Ayrılığımızın üzerinden sekiz ay geçmesine rağmen her sabah bu köşede terk edilişimi hatırlıyorum.
Gülpare öyle bir gül kokardı ki haremin kapısından içeri girdiği ilk gün bahçedeki sümbüller saraya küsmüştü. Taşlıkta yürürken attığı her adımda topuklarından gül yaprağı düşer, saçlarına dökülen her su damlası parmak uçlarından cennet nehirlerine akardı sanki. Öyle bir teni vardı ki tenine değen ipekler utanır, gerdanını süsleyen inciler ortadan ikiye ayrılırdı.
Kafanı çevirdiğin yerde beni görüyorsun. Şaşırmıyorsun. Ne kadar zaman geçerse geçsin, aynı yerde, aynı bakışlarla, beni yine burada bulacağını biliyorsun. Ananın ahı tuttu, güneşli havada simşek ateşiyle yandım senin yüzünden, bir onu bilmiyorsun. İçin dışın sessizleşiyor, derin derin bakıyorsun ama bana değil, bakışlarını kaçırdığın yere. Yine beni hicaz ediyorsun işte.