Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eseri, bir insanın ölümle burun buruna geldiği anlarda yaşadığı derin duygusal ve zihinsel dalgalanmaları anlatan sarsıcı bir eser. Bu kitap, sadece bir mahkumun idamını anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda okuyucuyu ölüm, umut, acı ve insanlık üzerine derin bir sorgulamaya itiyor. Her şeyin içtenlikle ve acımasız bir dürüstlükle sunulması, eseri daha da güçlü kılıyor.
Kitaptan bir alıntıyla devam edeyim. “Bazı anlar oluyor ki insan bir saç teli ile bir zinciri kırabileceğine inanıyor.” Bu alıntı bize mahkumun içinde bulunduğu çaresizlikle karışık o bitmek bilmez umut hissini çok iyi özetliyor. İnsanın ne kadar köşeye sıkışmış olursa olsun, içindeki umut kıvılcımı bir şekilde varlığını sürdürüyor. Dostoyevski Suç ve Ceza’da “Yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde ancak iki ayağımı koyabileceğim kadar daracık bir yerde yaşayacak olsaydım dört bir yanım uçurumlarla, okyanuslarla çevrili olsaydı, fırtınalar, zifiri karanlık olsaydı her yanım, kimsecikler olmasaydı yanımda, o daracık yerde öylece bir ömür, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamak isterdim! Yaşayabilsem, yalnızca yaşayabilsem, yaşayabilsem! “ diyor ya hani. Yaşama gözle görülmeyen ağlarla mı bağlıyız?
Yaşamak için çırpınırken insan, ölümden beter dediği şeyleri bile yaşamayı tercih edebiliyor. Mahkûm, özgürlüğünü kaybetmektense ölmeyi tercih ederken bile, o son beş dakika için umut besleyebiliyor.
Benim için bir diğer etkileyici kısım da, “Fiziksel acı, zihinsel acının yanında nedir ki?” cümlesi. Mahkumun zihnindeki acılar, vücudunun yaşadığı acıları kat kat aşıyor. Zihinsel acı, belirsizlik, korku ve umutla birleştiğinde, bedenin dayanabileceğinden çok daha ağır bir yük haline geliyor. Peki, öleceğimiz zamanı bilmek nasıl bir duygu?Sevdiklerimiz bizden sonra nasıl