Sakin göllerin kuğusuyduk,
Salınarak suyun yanağında.
Ve okşayarak nilüfer saçlarını gecenin.
Sonumuzun adım adım
Yaklaştığını görürdük...
Yarılan ekmeğin buğusuyduk;
Paylaşılan zeytin tanesinin,
Yüzümüze saldıran yağmur avanesinin.
Biz hep üşüyen burnumuzu
Avucumuzda hohlayarak yürürdük.
Hiçbir hesabımız yoktu kimseyle...
Hiçbir aykırı yanımız,
Hiçbir yalanımız...
Gözüm yaşarıyor,
Yüreğim kanıyor...
Olmasaydı sonumuz böyle!..
"Bir kere Işığı tanımaya başladı mı yolcu, o ışığın içindeki karanlıkları anlamlandırır. Karanlık ile ışığın bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunu anlar. Madalyonun iki yüzünün de aynı yüz olduğunu tecrübe ettiği an ise artık varılacak bir yer olmadığını, hayatın sadece bir yolculuk olduğunu kavrar."
"Zorluklar, yürüdüğümüz yolda karşımıza çıkan engeller değil. Zorluklar, yolun ta kendisi. Fark etmek için araçlar sadece. İstemediğimiz bir olaya hoş geldin demeyi öğrenebilir miyiz? Ona bir fark etme çağrısı olarak bakabilir miyiz? 0 olayı burada öğrenilecek bir şey var diye yorumlayabilir miyiz? Ve tüm bunların kalbimize işlemesine izin verebilir miyiz? Hayatın bine sunduğu o an her ne ise, onunla olma isteğinin ne anlama geldiğini öğreniyoruz. Hatta o an bundan hoşlanmasak da. Çünkü o zorlukların ta kendisi bizim iç çalışmamız, bizim yolumuz, bizim hayatımız..."