Orzeszkowa'nın Nieman Nehri Kıyılarında adlı romanı beni sarstı. Bu kitap aklımdan çıkmıyor; daha ne yapacağımı bilemiyorum. Bütün rüyalarımız bu kitapta; yanaklarımızı al al eden muhaverelerimiz hep orada. Tıpkı üç yaşında bir çocuk gibi ağladım. Niçin soldu rüyalarımız, niçin? Halkla beraber, halk için çalışmaya azimliydim. Fakat ancak bir düzine kadar köylü çocuğuna okumayı öğretebildim. Kim oldukları, toplumdaki görevlerinin neler olduğu konusuna ise yaklaşamadık bile. Allahım, ne kadar zor şey bu! Kendimi öyle sıradan, öyle zavallı hissediyorum ki! Sonra âniden, hiç beklenmedik bir şok gibi geliyor bu kitap bana. Ve bu boğucu hayattan beni çekip çıkarıyor.
Taşra, kuşkusuz onun dünyası değildi. Özellikle de bu taşra, hiç. Dağların eteğine sıkışmış, soğuğun ve fırtınanın insafına terk edilmiş, sarkıtların bitmek bilmeyen tıkırtısı ile karın karamsı çamuru arasında kalmış bir kent. Don yemiş bir meyvenin içindeki çekirdek gibi sessizliğin içinde billurlarmış içine kapanık, gizemli, düşman bir dünya.
"O, Türk astronom, o zamanlar uluslararası bir astronomi kongresinde keşfi hakkında büyük bir konuşma yapmıştı; ama kimse ona inanmamıştı — hem de yalnızca kıyafeti yüzünden. Büyükler böyledir işte."
Er, der türkische Astronom, hatte damals bei einem internationalen Astronomenkongress einen großen Vortrag über seine Entdeckung gehalten, aber niemand hatte ihm geglaubt, und zwar ganz einfach seines Anzuges wegen. Die großen Leute sind so.