Şiirin yazılma sürecinde duyduğun acı, öfkeyle ayakta durmanı sağlamıştı ama aynı dalga boyundan ses verdiğini söyleyen bu algılama, tırnaklarına dek incitiyor seni. Barış sözcüğünü, yorganın altında bile mırıldanmaktan ürken bu ülkede, ağzına dayanmış namlunun ardındaki ölümün sesiyle, senin yaşamı kutsayan sesinin eş tutuluyor! Yazdığın her harfin kalbindeki izini kirpiklerinle koruyarak kaldırıyorsun başını. İncinme değil, üşüme bu. Şiirin silemediği uzaklığı konuşarak iyileştireceksin. Güçsüz değil, güceniksin.
Herkesi babama benzetirdim. Ya da hiçkimse babama benzemezdi. Evimizde yapraklanan bir çınar ağacıydı. Gölgesi yazın serinlik, kışın sıcaklık verirdi. Yanımda olduğu zamanlar iki kat yaşardım. Yüreğimde karıncaların yürüdüğü bir yeni zamandı. Kim birazcık ona benziyorsa gizlice seviyordum. Bütün erkeklere mavilik veren bir gökyüzüydü. Bir gün gelemeyiverdi. Ben inanmadım. Sonraki günler de gelmedi. Ben bir çınarın her yaprağından defalarca düştüm. Annem sustu. Gözbebekleri büyüdü, büyüdü; kirpiklerinden taştı.
Birdenbire yalnızdık. Babamın uzun boyları başka kapılarda kırılıyordu. Gözlerinin eskiden değdiği her yerimiz üşüyordu.
Annem, babamın yerine de sevdi beni. Hohlayıp hohlayıp sildi acımı. Ben gittim bir başka erkeğe inandım. Korku ile zedeledi beni. Babamın bıraktığı yıkıma şiddeti ekledi. Annemi anladım. Kendisini sevmeyenin acısı da olmazdı öfkesi de...
Aynaya baktım. Şimdi gidip kentin en kalabalık yerinde hayata gülümseyeceğim.
insanın etinde, sesinde, gözbebeklerinde yaşantıya dönüşmemiş ya da boylu boyunca acıya dönüşmüş bir babanın o derin, kırıcı, o gücenik boşluğunu hangi sıcak söz bir iyiliğe, bir yaşama sevincine dönüştürebilir ki?