Nihayet hepsinde ortak olan bir güdü vardır, yaşam tarzları itibariyle onları diğerlerinden farklı kılan bir özellik: Yanlış anlaşılmasın, İsa'ya benzemeye çalışmak değil bu, aksine kendi aralarında farklı olmaya çabalamak. Bu özelliklerinin en çok taşıdıkları isimlere yansıdığını görürüz: Biri Funigeri yakıştırmasından hoşlanırken, diğerleri de kendilerine Colettacı, Minores, Minimi, Bullistes, Benediktusçular, Berdardusçular, Brigidenses, Augustinusçular, Guilhelmites ya da Iacobusçular gibi isimler yakıştırır, sanki Hristiyan ismini taşımak onlara sıradan gelmektedir. Sonuçta insan elinden çıkma bir yasa da olsa günümüze ulaşmış tören ve kaideleriyle övünür, bu büyük hizmetin karşılığında birden fazla cenneti hak ettiklerine hükmederler. Ama öbür dünyaya vardıklarinda Hz. İsa'nın onları karşısına alıp her yerde her daim söz ettiği insan sevgisinin nerede kaldığını soracağından bihaber bu cühela. Bu soruya yanıt olarak keşişin biri yüzlerce balığa mezar olmuş şiş göbeğini gösterecek, bir diğeri yüzlerce mezmur döktürecek. Diğer bir keşiş tuttuğu on binlerce oruçtan dem vuracak ve yemek vakti geldiğinde kantarın topuzunu kaçırıp neredeyse mide fesadına uğradığını anlatacak. Bu sınıfın müstesna bir örneği de sevap hanesine yazılması gereken ayinleri yedi gemi bir araya gelse taşıyamayacağından bahsedecek. Birisini getirecekler İsa'nın önüne, o da el pençe divan durup hayatı boyunca paraya hiç el sürmediğinden dem vuracak, tabii çift kat eldiven takarak dokundukları sayılmazsa.