Bazı kitaplar vardır, okurken güzel vakit geçirirsiniz; bazı kitaplar vardır, bitirdikten sonra uzun süre aklınızdan çıkmaz. Kelebek benim için ikinci gruba giren kitaplardan biri oldu.
Aslında bu kitabın adıyla yıllar önce karşılaşmıştım. Kurtlar Vadisi’nde, daha sonra da Ezel’de duyduğumda merak etmiştim ama bir türlü okumak nasip olmamıştı. Sonunda elime aldığımda ise karşıma sadece bir kaçış hikâyesi değil, insan iradesinin sınırlarını anlatan bir eser çıktı.
Henri Charrière, yani Kelebek, işlemediğini iddia ettiği bir cinayet nedeniyle kürek cezasına mahkûm ediliyor ve hayatının büyük bölümünü özgürlüğünü geri almak için mücadele ederek geçiriyor. Fakat kitabı etkileyici yapan şey, kaçış planlarının ayrıntıları ya da yaşanan maceralar değil. Beni en çok etkileyen tarafı, defalarca başarısız olmasına rağmen bir an olsun teslim olmamasıydı. İnsan bazen günlük hayatta çok daha küçük sorunlar karşısında bile umudunu kaybedebiliyor. Kelebek ise yıllarca süren yalnızlığa, açlığa, cezaya ve umutsuzluğa rağmen özgürlüğe olan inancını kaybetmiyor. Bu yönüyle kitap bana bir macera romanından çok bir karakter dersi gibi geldi. 
Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm: Acaba özgürlük nedir? Dışarıda olmak mı, yoksa insanın içindeki umudu koruyabilmesi mi? Çünkü Kelebek’in bedeni yıllarca duvarların arasında kalıyor ama zihni hiçbir zaman teslim olmuyor. Belki de onu diğer karakterlerden ayıran şey tam olarak buydu.
Anlatım dili de kitabın en güçlü yanlarından biri. Sayfalar ilerledikçe olayları okumaktan çok yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Tropik adaların sıcağını, hücrenin karanlığını, denizin ortasındaki belirsizliği ve kaçışların gerilimini hissedebiliyorsunuz. Kitap yaklaşık beş yüz sayfa olmasına rağmen bir an bile beni sıkmadı.
Bir başka dikkatimi çeken nokta ise