Nurullah okumuş

8/10
·256 syf.··
2025 27. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 02 Aralık 2025 21:25
Fromm’un da dediği gibi iki varoluş üzerine bir incelemedir bu kitap; ama ben bu incelememde sevgi ve sevme kavramını “sahip olmak” ve “olmak” kavramlarına değinerek bir alıntı ile incelemek istiyorum: “Sevmek, birine sahip olmak değil; biriyle olmaktır.” Yazıma böyle bir alıntı ile başlamak istiyorum. Sevgi; bağımlılık, sevinç, saygı, güven ve nice duygu durumunun birleşimidir. Peki, sahip olmak ne demektir? Bir nesne üzerinde her türlü hakka sahip olup istediğini yapabilmektir. Olmak ise içsel bir şeydir; aktiftir, üretkendir, samimidir; onunla beraber yaşamak, beraber yol almaktır. Alıntıya tekrar baktığımızda; seven sevdiğine sahip olmaz, yani onun üzerinde her türlü hakka sahip olmaz, onu istediği gibi yönlendirmez. Seven, sevdiğiyle samimi bir şekilde anı yaşayıp o anı üretip güzelleştirmektir. Anı güzelleştirince, güzel bir geçmişin ve güzel temelleri olan bir geleceğin olur. Yani “olmak” hâlindeki sevgi, anı güzelleştirmek için çabalar. Sevilen bir yoldaştır; aynı yolda yürümek için sevene eşlik edendir. O yolda sevilen yorulduğunda ona yardım eden, yeri gelince destek olup hatta sırtına alıp taşıyandır. Peki, yolda sevilen yorulursa ne yapmalıyız? Bu sefer seven destek olur; kaldırır yerden, sırtına alır, beraber yol alırlar. Sevgi, beraber yol almaktır; beraber olup “biz” olmaktır. Ve bu yolda “biz” olmak öyle bir şeydir ki bu iki kişi aynileşir, bir bütün olurlar. Birinin aldığı nefes diğerini, diğerinin aldığı nefes ötekini yaşatır. Bazen bedenler yan yana olamaz. Peki o zaman ne olur? Seven ve sevilen aynı yolda beraber yürüyemez mi? Bu yol ayaklarla değil, kalple yürünür. Yanında olmadığı doğrudur; çünkü içindedir. Çünkü onun ruhunun bir parçasını taşıyorsun. Onu hissetmemek, onunla olmamak gibi bir ihtimalin var mı sence? Eğer yoldaşının o olduğuna
Sahip Olmak ya da OlmakErich Fromm · Say Yayınları · 20154,748 okunma
Reklam
10/10
·224 syf.··
2025 25. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 16 Kasım 2025 00:12
Bu kitap bittikten sonra içimden şunlar döküldü: Seviyorum seni; adını bilmeden, yüzünü, kokunu, sesini bilmeden seviyorum. İnsan hiç adını, yüzünü bilmediği birini sever mi? Ben seviyorum işte. Hissediyorum onları; yetmez mi? Sol yanımdalar hepsi. Bir sıcaklık, bir sevinç, bir masumluk yayılıyor vücuduma oradan, sol yanımdan. Kısacası bir sen yayılıyor bedenime, ruhuma. Ama yanımda olsan, duysam sesini, içime çeksem kokunu, mest olsam kokunla… O kokunla tekrardan doğup yaşasam… Sesinin yumuşaklığını anlatabilsem keşke sana. Bir annenin evladını yumuşacık merhamet ve şefkatle sarması gibi sardığını söyleyebilsem… Seninle beraber yürüsek… Ama bu sefer sağıma alırdım seni, bilir misin niye? Zaten hep solumdasın; biraz da sağımı gör diye… O yolda konuşsak, bana öğrettiklerini hatırlatsan, senin bana, benim sana kattıklarımızı, yaşadıklarımızı yâd etsek… Ben sevgisiz büyümüştüm; sevmeyi, sevilmeyi, güzel olan şeyleri bilmiyordum. Ta ki seni hissettiğim, seni ruhumda gördüğüm zamana kadar. O kadar masum, o kadar güzel, o kadar saf ve çocuksuydu ki anlatamam sana. Yıllarca bir cesedin içinde ruhsuz şekilde yaşadığımı anladım o gün. Bilir misin, ben o gün tekrar doğdum. Ama bu doğum biraz farklıydı; çünkü artık ben değildim. Sendim… Aslında sen de değildin. Bizdik. Biz, o gün bir ruhta birleşip var olmuştuk. Gel, gel artık sevdiğim. Sen de ben de ölelim ve BİZ olalım.
Eyvallah 1Hikmet Anıl Öztekin · Hayy Kitap · 201712,4bin okunma
10/10
·416 syf.··
2025 24. kitabı
·
22 günde okudu
·
Okunma: 10 Kasım 2025 02:32
Zamanın kendi alanında en iyi iki kişisi bunlar: Dr. Breuer ve Nietzsche. Bu ikisinin de ortak yönleri ve bunalımları var; ama bu iki isim gerçek hayatta hiçbir zaman buluşmadılar. Yazarımız ise bu ikisini kitapta tanıştırıp, ortak bir psikolojik sorunu onların tarzıyla çözmeye çalışıyor. Ama benim bu eleştiride yapacağım şey, kitabı yorumlamaktan çok kitapta geçen bir alıntıyı yorumlamak olacak: “İnsan, içinde bulunduğu zamanın, kültürün, ailenin dışına çıkamaz…” Bu alıntı bize şu sözü tekrar hatırlatır: “Doğduğun yer kaderindir.” Doğduğumuz, büyüdüğümüz ortamlar; düşüncelerimizi, karakterimizi, düşlerimizi, sözcüklerimizi — kısacası bizi — tamamen etkiler. Çünkü insanın çocukluk ve bebeklik çağları taklit etme yoluyla öğrenmeye dayanır. Bu da çevrenin ona gösterdiklerinin, onun eylemleri olmasına neden olur. Yanımızda bulunan ve sevdiğimiz insanlar, düşlerimizin ve düşüncelerimizin mimarlarıdır. Biz bunun farkında olmasak da… Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar kitabı incelememde de bahsetmiştim ama şimdi tekrar hatırlatmak isterim: Bir insanı şekillendiren en önemli unsur ailedir. Çocuk önce ailede, sonra toplumda büyür. Eğer aile, çocuğa toplumun tüm baskılarına ve yanlışlarına karşı savaşmayı, onların karşısında yenilmemeyi öğretirse, toplumun kişiyi etkilemesi de o kadar azalır. Burada bizlere düşen, öncelikle toplumun ve kültürün bizi ne kadar etkisi altına aldığını fark etmektir. Önce bunun farkına varmalı, sonra bundan kurtulmalıyız — tabii eğer bunun bizi kötü etkileyip “ben” kavramını ortadan kaldırdığını düşünüyorsak. Bu elbette acı vericidir; çünkü bunca zamandır senin bir parçan gibi görünüp sana yapışan şeyleri kendinden koparıp atman gerekecektir. Ama unutma, onlar senin değil; senin olanı saklıyorlar. Ve inan ki sen, onlarsız çok daha güzelsin. Bu
Nietzsche AğladığındaIrvin D. Yalom · Ayrıntı Yayınları · 202469,9bin okunma
8/10
·479 syf.··
2025 23. kitabı
·
34 günde okudu
·
Okunma: 19 Ekim 2025 18:42
Aile “Ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. Yaşarken anlaşılmaya mecburum. Ben Van Gogh’un resmi değilim; öldükten sonra beni müzeye koyamazsınız. Beni tanımalısınız ki benden bahsedebilesiniz.” Yukarıdaki cümle, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar adlı kitabından bir alıntıdır. Tehlikeli Oyunlar, Hikmet adlı karakterimizin “var olması”, “ben olması” yolundaki zihninden geçen karmaşaları bize aktaran; akıcı olmayan, zor anlaşılan bir kitaptır. Ancak birçok konu hakkında bize “bizi” hatırlatır. Ben burada Hikmet’in hayatta niye bir yer bulamadığını, kendini bir yere ait hissetmemesini; çocukken yaşadığı travmaların ve aile yapısının bir insanın hayatını, isteklerini nasıl etkilediğini ele almak istiyorum. Kitapta da gördüğümüz gibi Hikmet’in içinde büyüdüğü aile ortamı çok da sağlıklı olmayan, hatta annesinin intihar ettiği bir aile yapısıydı. Görüyoruz ki, annesinin ölümünden sonra Hikmet’in farklı kişiliklere büründüğünü ve bu ölümü bir türlü kabullenemediğini fark ederiz. Buradan şunu çıkarabiliriz: Doğduğun, büyüdüğün ve yaşadığın ortam, karakterin ve isteklerin üzerinde son derece etkilidir. Hatta bunun en önemli belirleyicisi ailedir. Aile ortamı sağlıklı olan insanların daha mutlu olduklarını, amaçlarının kendilerini geliştirmek olduğunu, kendilerini tanıdıkları için ne istediklerini bildiklerini ve istedikleri şeylerin ardında durduklarını kolayca fark edebiliriz. Ayrıca aşk konusunda da diğer insanlardan daha avantajlı oldukları çok barizdir. Ailesinden sevgi ve ilgi görmemiş insan, büyüdüğünde her canlı gibi sevgi ve ilgi ister. Ancak bunu en kısa yoldan, yani karşı cinsten bekler. Karşı cinsi istemesinin tek nedeni, ondan sevgi ve ilgi almaktır. Fakat bunu alınca da genelde soğur ve sonuç olarak elimizde, aşka ve sevgiye inancını
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,8bin okunma
10/10
·1694 syf.··
2025 21. kitabı
·
146 günde okudu
·
Okunma: 10 Eylül 2025 20:31
Sizi Sefiller kitabı ile rahatsız etmeye geldim. Aklın, duygunun, yasanın, devletin, adaletin, vicdanın, merhametin, şefkatin; kısacası her şeyin ele alındığı bir kitaptı Sefiller. Kitapta en çok dikkatimi çeken şeyi, kitapta geçen bir olayla anlatmak istiyorum: Cosette, güzelliğinin farkına vardığında güzel ve süslü şekilde giyinmek ister. Bunun için bazı kıyafetler alır. Bu kıyafetler hem biraz kısa hem de dekoltelidir. Cosette, bu kıyafetleri giyip dışarıda dolaştığında, kitabın anlatıcısı çevredeki insanların tepkisini şu şekilde aktarır: “Şu anasız büyüyen kızı görüyor musunuz?” Çünkü hiçbir anne, kızının böyle giyinmesine izin vermez. Bizler, Türk toplumu olarak genellikle “Batı medeniyeti” der dururuz. Onlar gibi olmamız gerektiğini, onlara göre adım atmamız gerektiğini savunuruz. Oysa Sefillerin hikâyesi 1830’lu yıllarda geçmektedir ve kitap da 1860’lı yıllarda yazılmıştır. Yani Fransız İhtilali’nin gerçekleşmesinden kısa süre sonra, “medeniyetin kaynağı” olarak gördüğümüz bir dönem… Peki, medeniyetin özü bile çıplaklığı kınayıp haya ve edebi yüceltirken, biz neden çıplaklığı özgürlük adı altında yüceltiyoruz? Edepsizlik ve hayasızlık, hangi gelişmiş medeniyetin temel taşıdır? Kitapta şöyle bir olay daha vardır: Cosette, bir gün Marius’un yanına gelirken ona fazla yaklaşmaz. Çünkü etrafta babası (Jean Valjean) ve dedesi (Gillenormand) bulunmaktadır. Kitap bu durumu şu sözlerle özetler: “Sevgimizi herkesin önünde göstermek utanç vericidir.” Peki şu anki topluma bakalım: Sokaklar adeta yatak odasına dönmüş. Herkes, her istediğini istediği yerde yapabilecek duruma gelmiş. İnsanlardan utanma kalmamış durumda. (Allah’tan zaten artık utanmıyoruz!) Peki biz hangi medeniyetin izinden gidiyoruz? Edep, utanç, haya… Bunlar insani olgulardır. İnsanı insan yapan
Sefiller (2 Cilt Takım)Victor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025105,3bin okunma
Reklam