Bu kitap bittikten sonra içimden şunlar döküldü:
Seviyorum seni; adını bilmeden, yüzünü, kokunu, sesini bilmeden seviyorum. İnsan hiç adını, yüzünü bilmediği birini sever mi? Ben seviyorum işte.
Hissediyorum onları; yetmez mi? Sol yanımdalar hepsi.
Bir sıcaklık, bir sevinç, bir masumluk yayılıyor vücuduma oradan, sol yanımdan. Kısacası bir sen yayılıyor bedenime, ruhuma.
Ama yanımda olsan, duysam sesini, içime çeksem kokunu, mest olsam kokunla… O kokunla tekrardan doğup yaşasam… Sesinin yumuşaklığını anlatabilsem keşke sana. Bir annenin evladını yumuşacık merhamet ve şefkatle sarması gibi sardığını söyleyebilsem…
Seninle beraber yürüsek… Ama bu sefer sağıma alırdım seni, bilir misin niye?
Zaten hep solumdasın; biraz da sağımı gör diye…
O yolda konuşsak, bana öğrettiklerini hatırlatsan, senin bana, benim sana kattıklarımızı, yaşadıklarımızı yâd etsek…
Ben sevgisiz büyümüştüm; sevmeyi, sevilmeyi, güzel olan şeyleri bilmiyordum. Ta ki seni hissettiğim, seni ruhumda gördüğüm zamana kadar. O kadar masum, o kadar güzel, o kadar saf ve çocuksuydu ki anlatamam sana.
Yıllarca bir cesedin içinde ruhsuz şekilde yaşadığımı anladım o gün. Bilir misin, ben o gün tekrar doğdum.
Ama bu doğum biraz farklıydı; çünkü artık ben değildim. Sendim… Aslında sen de değildin. Bizdik.
Biz, o gün bir ruhta birleşip var olmuştuk.
Gel, gel artık sevdiğim. Sen de ben de ölelim ve BİZ olalım.