kitaba başlamadan önce beklentim çok daha üstündeydi fakat çok etkilemese bile beni, kitabı sevdim diyebilirim.
martin'in karakter gelişimini yoğun ve gerçek anlamda yavaş bir şekilde hissediyoruz. özellikle martin'in yazma serüvenine başlayıp da sonunda isteği olan yazdıklarının kabulü,kitabın yaklaşık olarak son seksen sayfasında. bunu ilk başlarda yazarın fazla uzattığını düşünsem de bu şekilde aslında kahramanımızın sabrını ve hayallerine bağlılığını daha iyi anlamış oldum.
kendine güven tek başına yeterli değildir. bu güveni kendinde pekiştirebilmesi için insanın insanüstü bir çaba sarf etmedi gereklidir. özellikle de sıfırdan başlıyorsan hayata.
martin kendine inanmıştı. sadece kendinin inanmasını yeterli buldu. ablası, sevgilisi, değer verdiklerinden yazdıklarına ve çabasına güvenmemelerini umursamadı, ve artık geç de olsa istediğine kavuştu. müthiş bir azim hikayesi.
martin üne kavuştuktan sonra onu reddeden herkesin başına üşüşmesi, o açken kimsenin onu görmeyip de sırf gazetelerde, çok satanların en üstlerinde kitapları var diye herkesin sıraya girmesi tam bir popüler kültür kölesi üst tabakayi gösteriyor. hepsi duygudan yoksun, kendi fikirlerini üretemeyen sadece ve sadece para ve şöhret peşinde hayatını devam ettiren bir topluluk. martin bunu kitaplarla tanıştıktan sonra fark ediyor o çok özendikleri aslında hiçden ibaretmiş. asıl samimi ve ait olduğu yerin geldiği at tabaka kalmasını düşündü böylece. çünkü oradaki insanlar martin'i martin olduğu için seviyorlardı.
birini sevebilmek için onun değişmesini istiyorsak, başkalarının görüşlerine önem veriyorsak aksi takdirde de terk etmeye hazırsak gerçekten seviyor muyuz?
yoksa sadece birini baştan yaratma ve arzu edilme dürtüsünü aşk mı sanıyoruz?
sanıyorum ki ruth'un martin'e olan hisleri bu