Bu mesele, tek bir ahlâkî serzenişin ötesinde, modern insanın iç yapısında meydana gelen derin bir “ontolojik çözülme”dir. Görünen şikâyet ekran bağımlılığı, duygusal ihmal, aile içi kopukluk gibi tezahürlerdir. Fakat bunlar, kökü daha derinde olan bir hastalığın yalnızca dış belirtileridir.
I. TEŞHİS: İNSANIN KENDİ EVİNDEN GURBETİ
Bugünün insanı, mekân olarak evindedir fakat anlam olarak evsizdir.
Evin duvarları vardır lâkin “sükûneti” yoktur.
Aynı sofrada oturulur “birlik” yoktur.
Bu durum, yalnız bireysel bir zaaf değil, sosyolojik bir kırılmadır.
Émile Durkheim modern toplumun çözülmesini “anomi” kavramıyla açıklarken, bireyin normsuzluk içinde yönsüzleştiğini söyler. Bugünün aile yapısı, tam da bu norm kaymasının küçük bir laboratuvarına dönüşmüştür:
herkes konuşur ama kimse dinlemez, herkes hak iddia eder ama kimse vazife üstlenmez.
Erich Fromm ise “sevgi bir duygu değil, bir yetidir” der. Yani emek ister, dikkat ister, rikkat ister, süreklilik ister. Modern insan bu yetiyi tüketim alışkanlıkları içinde kaybetmiş, sevgi bile “hızlı tüketilen bir duygu”ya indirgenmiştir.
II. TEŞHİSİN DERİNLİĞİ: İÇTEN DIŞA BOZULMA
Bu tablo yalnız erkek ya da kadın kusuru değildir. İnsanın bütüncül sorumluluk dairesinden çıkışıdır.
Erkek, dış dünyanın gürültüsüne sığınıp evin iç sessizliğini ihmal ettiğinde, kadın, iç dünyanın yükünü dış dünyaya kapalı bir hesaplaşmaya çevirdiğinde, çocuk, iki yalnızlığın ortasında “duygusal yetim” olarak büyür.
İbn Haldun, toplumların çöküşünü “asabiyetin çözülmesi” ile açıklar. Aile, bu asabiyetin en küçük ama en hayati hücresidir. Hücre bozulduğunda beden ayakta kalamaz.
III. HİKMET PERSPEKTİFİ: İNSANIN KENDİNE YABANCILAŞMASI
Mevlana Celaleddin Rumi, insanın en büyük kaybını “kendinden uzaklaşma” olarak görür. Bugünün evleri, aslında