Düşünce kuvvetimizi fenalıktan sakınmaya alıştıracak yerde cezalandırılma korkusuyla bağlamaya çalışmışlar. Hayata atıldığımızda ise manevî olarak bütün bütün hâmisiz kalmışız. Yaşadığımız ortama bakıyoruz, hep kötülüğe meyil var! Menfaatin, hasedin, paranın ve zevkin esiri olarak yaşayan kardeşlerimizden oluşan, pisliğe bulanmış bir numune, taklit hissimizden yararlanarak sürekli bizi iğrenç membalarına doğru çekiyor.
«Belki»lerin emin olmaya en yakını artık Şerbakan’ın bir zamanlar bağımsız olarak Meclis’e girmesini sağlayan ve o zamanlar bizim de yardımcı olduğumuz Konya’dan tek başına bile seçilebilmesine imkân kalmadığıdır.
- Şerbakan artık bitmiş, tükenmiş, silinmiş ve İslâm temsilciliğine vurduğu darbe ve masum tabanında açtığı yarayla, Kâbe örtüsünü çalan bir hırsız mahiyetinde müzelik tarihî bir nümune haline geçmiştir.
● Başta ben, Şerbakan’ın aleyhinde ve onun İslâmî aksiyonu imha ve dâvayı rezil ettiği yolunda düşünenlerden hiçbiri böyle bir vâkıa karşısında «Oh olsun, cezasını buldu!» diye bir sevinç tavrı takınmamalıdır.
● Bize ağlamak ve «Fikirle yere sermemiz gereken adam bu kadar alçalabilir mi?» diye saçımızı, sakalımızı yolmak düşer.
● Muhakkak ki, bu ona ilâhî bir cezadır, fakat aynı ceza bize böbürlenme vesilesi olamaz.
● Bana «Meğer hakkın varmış!» diyecek olanlar bu hükmü içlerinde saklasınlar ve bu hakkı tasdik edeceğimi beklemesinler! Ben mustaribim ve haklı olmanın bu kadarına lâyık değilim!
Hatta eğer hayalen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra zamanın iki cenahı olan mazi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misal-i haşir ve kıyametin numunelerini göreceksin. Sonra bu kadar numune ve misalleri müşahede ettiğin halde, haşr-i cismanîyi akıldan uzak görüp istib’ad etmekle inkar etsen, ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın.
Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hatta gece gündüzün tebdilinde, hatta cevv-i havada bulutların icad ve ifnasında haşre numune ve misal ve emare olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun.
Elhâsıl: Her bir ağacın evveli öyle bir sandukça ve program ve âhiri öyle bir tarifename ve numune ve zâhiri öyle bir musanna hulle ve bir münakkaş libas ve bâtını öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki, bu dört cihet öyle birbirine bakıyorlar ve dördün mecmuundan öyle bir sikke-i a’zam, belki bir İsm-i A’zam tezahür eder ki, bilbedahe, bütün kâinatı idare eden bir Sâni-i Vâhid-i Ehad’den başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi, her zîhayatın evveli, âhiri, zâhiri, bâtını birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i vahdaniyet taşıyor.