" Zaman bir kuşak gibi / Sarıl sarıl bitmiyor" cümlesi aklıma kazınmış olsa gerek ki hayatın gerçekliği yüzüme çarpıyor bu cümle ile.
Cahit Sıtkı Tarancı ve Ziya Osman Saba, iki büyük yazar, eşsiz şiir ve öykülerin yanında uzun yıllara yayılan hayranlık verici dostluklarıyla da Türk edebiyatının unutulmazları arasına isimlerini kazıdılar. İki şairin lise yıllarından başlayan arkadaşlıkları, Cahit Sıtkı’nın ölümüne kadar sürdü. Hatta Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı ile arasındaki dostluğu anlatmak için şu satırları söylüyor kitapta " Tahinhelvası olduğu günler o bana helvasını verirdi, ben de ona portakal günleri portakalımı..." belki de sırf arkadaşım seviyor düşüncesi ile sevdiklerini yememeyi göze alacak kadar naif bir kalp. Bir şair.
Ziya’ya Mektuplar, Cahit Sıtkı’nın Diyarbakır’dan, Paris’ten, Burhaniye’den, Ankara’dan Ziya Osman Saba’ya yazdığı mektupların bir araya getirildiği değerli bir eser. İki şairin birbirlerinin şiirlerine eleştirilerini, Cahit Sıtkı’nın şiir dünyasına ve dönemin edebiyatçılarına dair görüşlerini içeren bu mektuplar bence hazine niteliğinde. Cahit Sıtkı'nın şiir ideolojisini anlamak adına çok kıymetli bir eser. Mektuplarında aşklarından, hayatından kesitler ile karşılaşacaksınız.
Bana göre bu değerli şairlerin hayat hikayelerini anlamak ve onlara dair şiirlere bir nebze olsun şahit olmak için okunması gereken bir eser. Çünkü şiir ; daima en ummadığımız yerdedir...
Nar Ağacı kitabını okuyana kadar en sevdiklerim arasına gireceğini tahmin etmemiştim. Okurken asla bitmesini istemediğim bir roman oldu.Yer yer hüzünlendiğim yer yer de mutlu oldugum geçmiş ve geleceğin bir kilit olduğunu anladığım o satırlar gerçekten insanın kalbine dokunur nitelikte. Yazar dönemin şartlarını güçlü betimlemesi ile gözlerimizin önüne sermekte. Cümleleri çok net ve anlaşılır bir şekilde.
Nar Ağacı, Balkan Savaşı'ndan I. Dünya Savaşı' na kadar geçen bir zaman diliminde Tebriz'li bir tacir olan Setterhan ile Trabzon'lu Zehra'nın yollarının kesişmesini anlatıyor. Kitabı okurken adeta bir resim gibi gözümüzün önüne geliyor şehirler. Trabzon, Bakü, Tiflis, Batum, Tebriz, İstanbul arasında uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Her bir cümlede yazar elimizden tutup şehir şehir gezdiriyor bizi. Ve Trabzon'un güzel sokaklarında adımlarımızı atıp Zehra'nın konağında dinleniyorken bulacaksınız kendinizi. kitapta sadece aşktan bahsetmiyor elbette. Savaşlar, gidip dönemeyenler, muhacirlik, göç, ihtilal, kıtlık, hastalık ve daha nice yarım kalan insanların hikayeleri... Beni en çok etkileyen kısım buydu açıkçası savaş yüzünden evini bırakmak bir yerlere ait olamamak dünyanın en kötü hissi olsa gerek.
Üslubunu çok beğendiğim yazarın bu romanını kesinlikle okumanızı öneririm.
"Dünya dönüyorsa hala, güzel insanların hatrına dönüyor. Ve güneş kızarıp battığı halde güzel insanların hatrı için sapsarı doğuyor."
Bu kitapta kadın kahramanı sadece uzun bir mektubun yazarı olarak bilmekteyiz. Kadın hayatı boyunca bir adamı sevmiş ve o adama bir mektup yazmıştır. Ve mektupta gönderenin adı yoktur. Kitapta şöyle bir cümle bulunmakta "Sana, beni asla tanımamış olan sana." kadın aşkını hep bir bilinmeyen olarak nitelendirmiştir. Hissettiği tüm duyguları tek başına yaşamaya razıdır. Tek taraflı aşka razıdır ama bu aşk sayılır mı bilemiyorum yahut buna aşk denilir mi?
Bu eserde Zweig insanın psikolojisine hitap ediyor. Kitabı okurken yok artık daha neler bu aşk olamaz diye kendi kendinizi sorgularken bu soru birden acaba ben olsam ne yapardıma dönüyor. Kitap bir solukta okunsa da bence aşk denilen kavram tek taraflı olmamalı. Bu biraz psikopatça bir hal alıyor ama okumaya devam ettikçe yer yer Bay R. 'ye sinirleniyor nasıl bu kadar umursamaz bir tavır takındığına anlam veremiyorsunuz ya da böylesine bir aşk sahiden varsa nasıl bunu görmezden gelebilecek bir körlük içinde olduğuna şaşırıp kalıyorsunuz. Sonuna yaklaştıkça ise suratınızda beliren buruk bir tebessüm ile baş başa kalıyorsunuz.