Başlangıçları severiz hep. Bir şeye başlamak konusunda ve bir şeye başlarken çok hevesliyizdir, genelde de sonunu getirmeyiz bu hevesin. Ben de şimdi bir yeni yıl, yeni gün hevesiyle uzun zamandır ertelediğim incelememi yapıyorum. Uzun zamandır ertelediğim dediysem de beklenti yükseltmek için değil, sadece buna zaman ayıramamıştım.
Yılın son zamanlarında yapmaya çalıştığım bir şey vardı. Yeni yazarlar, yeni kalemler tanımak. Bu yıl da buna devam etmek istiyorum. Uzaktan tanıdığımı sandığım tüm yazarların kelimelerine dokunmak istiyorum. Belki onlar da benim içime dokunurlar. Nedense yüreğime diyemedim. Uzun zamandır beni öyle yürekten etkileyen bir kitap okuyamadım.
Yeni yıla küçük bir dilek. Umarım hayatımın kitabı ile karşılaşırım!
Sait Faik, uzun zamandır okumak istediğim bir yazar ve bu okuduğum ilk kitabı. Hepsi arasından bunu seçerken beni bu kitaba çeken şey ismi ve kapağındaki kafesti. Lüzumsuz kelimesini seviyorum. Lüzumsuz Adam da benim için iyi bir başlangıç oldu. Kitabın en sevdiğim hikayesi de kitaba ismini veren Lüzumsuz Adam oldu.
Aslında olay örgüsü olmayan şeyleri okurken biraz sıkılırım ve hikayeleri romanlara göre daha az tercih ederim. Bu kitapta ise kesitler o kadar güzel verilmiş ki başını sonunu merak etmeden o anı doyasıya seyrediyor insan. Seyrediyor diyorum çünkü yazmak biraz da resim çizmektir ve seyretmek diyorum çünkü okumak biraz da resmetmektir. Daha açık ve basit söylemem gerekirse betimlemeler çok güzeldi. Gözünüzde canlandırabiliyorsunuz ve ben hikayeleri unutsam bile hala kitapta yapılmış olan sokak tasvirlerine kadar hatırlayabiliyorum.
Bu zamana ait değilim dediğimiz zamanlara ait durumdayız hepimiz. Sadece geçmişe heves ve özlem bitmiyor içimizde. Zaten içinde bulunduğumuz anın kıymetini bilebilsek geçmişe özlemle dolmayız.