oblomov, ivan gonçarov’un edebiyata sunduğu çok kıymetli eserlerden biri. her bir satırında ayrı anlamlar taşıyan, derinliği oldukça yüksek romanlardan. insan çoğu kez durarak not alma ihtiyacıyla dolup taşıyor. o kadar içimizden bir kitap ki okuyan kim olursa olsun, tanıdık hislere rastlamama ihtimali düşük. kitabın adı oblomov olsa da üzerinde durduğu asıl kavram bence oblomovluk. ilya’nın hayatını zamanla bir kabusa çeviren bu derin hastalığa karşı savaş vermek çok güç olmalı çünkü öyle çabuk esir alıyor ki bedeni, zihni... peki ne bu oblomovluk? nasıl bir hastalık?
belki de hepimizin içerisinde varlığını biraz bile olsa sürdürüyor ama izin verdiğimiz kadarıyla yaşamımıza el uzatabiliyor oblomovluk. gücün, kuvvetin yerinde olduğu halde bir işi yapamama hali, sürekli erteleme, uykudan çıkamama ve hayatın hızına uyum sağlayamama hali desek doğru olabilir belki. “ya şimdi ya hiçbir zaman.” bazı şeyler gerçekten de bu iki kavram arasına sıkışıp kalabiliyor. oblomov, ne kadar çaba gösterse de sıkışıp kalmaktan kendini alıkoyamadı ve kitabı okuduğum süreç boyunca bazen ona öyle kızdım ki... üzerinden o uyku halini atmasını ve hayata bağlanmasını sabırsızlıkla bekledim diyebilirim. yer yer gözyaşlarımı tutamadım, bazen kızdığım kadar sevgiyle doldum. ilya ilyiç’in kötü huyu olan üşengeçliğinin yanında çok temiz bir kalbi ve iyi niyeti vardı. çevresinde bu iyi niyetinden suistimal etmek isteyen birçok kişi de vardı maalesef ki. yakın dostu ştolts, oblomov’u bu insanlardan korumak için çaba gösterdi göstermesine ama ne kadarına engel olabilir ki?
kitap durgun başlasa da ortasından itibaren oldukça akıcılık kazanan ve insanı merak duygusuyla dolduran bir anlatıma sahip. insana çok şey katan kitaplardan