“Kişi yaşamının anlamını, önce hayal eder (olanak olarak düşünür, kurar); sonra, —şu ya da bu biçimde— yaşar (olanağını gerçekleştirir); sonra, düşünür: neyi yaşadığını, neleri gerçekleştirdiğini —ama, sonra, anlar, nasıl da geçici, geçip-gidici, gidip-yitici olduğunu, bütün bu yaşadıklarının, gerçekleştirdiklerinin —bu düşündüklerinin…
‘Sıra’sıyla, boş bir hayalden yitik bir gerçekliğe doğru oluşur.”
“Bazen, yaşamında öyle birşey olur ki, bütün o ‘serinkanlı ölçüp-biçen felsefi’ ölçülerini dağıtıverir —kocaman, ağır— —ağrılı— bir anlam düşüverir, kişinin yaşamının üstüne— kişi de, ne yapacağını şaşırmış halde, yaşamının tam ortasından kırılmış anlamı karşısında, kalakalır —birdenbire belirerek yaşamanın ta kendisinin gerektirdiği ve içermek zorunda olduğu bu anlam, işte, tam da öyleyken, yaşamının bütün “küçük, ufacık, ayrıntı” olan şeylerini silip süpüren kocaman bir yük —ağırlık— olarak, oradadır, artık—
—bütün yaşamını kaplayan bir acı —ağrı— olarak belirir.”
“Kişinin yaşamının anlamı, yaşamı boyu, zenginleşen birşeydir: kişi geri dönüp baktığında, bazen şaşırır bile, yaşamının o denli zengin —dolu, ilginç, karmaşık— olmuş olmasına —ama, başka bir açıdan bakınca da, ne denli yoksul olduğunu görür yaşamının: anlamsızlıkları, sıradanlıkları, tekdüzelilikleriyle, ne denli boş…”
Yaşamının anlamı, onu hep aradığın yerdedir.
Yaşamının anlamı, onu hiç bulamadığın yerdedir.
Yaşamının anlamı, onu hep arayıp hiç bulamadığın yerdedir.
“Hep yorgunluk bekler yaşamının anlamını arayan kişiyi
—gidip arayınca bitkinlik; durup bekleyince, bezginlik…
—Ne de güzeldir ama, aramak —acılı; ama, nasıl da yüce, beklemek…”