“Taht ona uzak değildi,
ama kader daha yakındı.
Bir krallık onun adaletine muhtaçtı,
o ise sessiz bir sonun koynuna bırakıldı.
Ne kibir taşıdı omuzlarında,
ne de korku diz çöktürdü ruhuna.
O, kılıcından önce onuruyla savaşan,
adı taçtan ağır bir prensti.
Ey zaman…
En doğru olanı neden hep erken alırsın?
Baelor Breakspear gittiğinde
sadece bir adam değil,
olabilecek en iyi kral da toprağa karıştı…”
"Başından beri hayatının akıp gidişini izledin, hep böyle geldi sana, senin hayatın sana rağmen, senin dışında yaşanıyordu sanki ve sen sadece onun inşa edilişini izliyordun, sana benzemediğini hissediyordun."
"İnsan korkuya çabuk uyum sağlar. Onunla yaşamak sanıldığı kadar zor değildir. Sevimsiz bir arkadaşa dönüşür sonunda, olup olacağı budur."
Bu gün bir tabloyu tamamlarken aklıma şu geldi:
Hayatta bazen elimizde yarım kalmış tablolar olur — tıpkı benim karşımdakı bu tablom gibi. Bazı renkler tamamdır, manzara bellidir, ama nerede hangi fırça darbesini atacağımızı bilemeyiz. Bu, eksiklik değil; aslında yaratıcılığın en güzel durduğu yerdir. Çünkü buradan sonrası, tamamen senin hayalinle, cesaretinle ve deneme isteğinle şekillenecek.
Eğer nasıl tamamlayacağını bilmiyorsan, bu bir hata değil, davettir. Seni keşfe davet eden bir boşluk… Bazen yanlış renk seçersin, bazen fazla boya sürersin, ama sonunda “işte bu” dediğin bir tablo çıkar ortaya.
Tıpkı hayat gibi: Bitirmek için acele etme. Tadını çıkar, dene, boz, yeniden yap. Belki de en güzel şey, tamamlama sürecinin kendisidir.