Yunus Emre’yi her zaman sevmişimdir. Tasavvufa duyduğum ilgi ve bazı şiirlerini ezbere bilecek kadar benimsemiş olmam, Od’u okumam için zaten yeterli sebepti. Hatta yıllar önce öğrencilerimle yürüttüğümüz bir eTwinning projesinde her hafta farklı bir Yunus Emre şiirini incelemiş, seslendirmiş ve onu gençlere tanıtmaya çalışmıştık.
Bu yüzden Od’u elime aldığımda yalnızca bir roman okumadım; zaten ilgimi çeken bir dünyanın içine girdim.
İskender Pala, bu kitapta Yunus Emre’yi menkıbelerin ve efsanelerin içinden çıkarıp ete kemiğe büründürmeye çalışıyor. Karşımızda doğrudan bir evliya değil; acı çeken, kaybeden, öfkelenen, sorgulayan ve dönüşen bir insan var. Romanın gücü de burada yatıyor.
Kitap boyunca Anadolu’nun karmaşık siyasi yapısı, Moğol istilalarının bıraktığı yıkım, kıtlıklar, göçler ve insanların tutunmaya çalıştıkları manevi değerler de hikâyenin önemli bir parçası hâline geliyor. Yunus’un yolculuğu sadece bir dervişin hikâyesi değil; aynı zamanda zor zamanlarda anlam arayan insanların hikâyesi.
En çok hoşuma giden noktalardan biri ise tasavvufun kuru öğütler hâlinde anlatılmaması oldu. Sevgi, sabır, nefis mücadelesi ve insanın kendini tanıma çabası olayların içinde kendiliğinden yer buluyor. Bu yüzden kitap yer yer bir tarihî roman, yer yer bir iç yolculuk, yer yer de insanın kendisiyle hesaplaşması gibi hissettiriyor.
Od’u bitirdiğimde aklımda kalan şey Yunus Emre’nin şiirlerinden çok, o şiirleri ortaya çıkaran insanın geçmek zorunda kaldığı yollar oldu.