rukiyesuna.blogspot.com/2026/05/ruya-y-... ( Nacizane altı yıl önce yazmış olduğum Yusuf Şiiri) Ânın çün yazdeh ahter, âfitâb u mâh; alâmeti şân, Biraderân gamz edip mâahu tebaul ediyordu. Sadırlarındaki fenâlık ile Çâh, Yusuf’a gebe kalıyordu. Velâdet, kervana kısmet; Defîneye mâlik vâli, riş’ini zaptedip Çeşmini ândan ayırmıyordu. Ki ummadığı desîselerin Sadâ-yı kademini duymuyor, Âdeta Zeliha’nın âğuşuna Gevher saçıyordu. Yusuf’un cemâli, Zeliha’nın haysiyet nîkâbını yırttığı demde, Mahbesler onun dârı, kasrı oluyordu. Ânın sevgisiyle Zeliha'ın dâmeni Mısır’ı süpürüyor; Elemiyle ehramlardan âli, Nâlânı ile emvâc-ı Nîl’e ahenk katıyordu. Hicran oduyla Yakup, çeşminden
Rukiye Suna Rüya-yı Yusufiye Ânın çün yazdeh ahter, âfitâb u mâh; alâmeti şân, Biraderân gamz edip mâahu tebaul ediyordu. Sadırlarındaki fenâlık ile Çâh, Yusuf’a gebe kalıyordu. Velâdet, kervana kısmet; Defîneye mâlik vâli, riş’ini zaptedip Çeşmini ândan ayırmıyordu. Ki ummadığı desîselerin Sadâ-yı kademini duymuyor, Âdeta Zeliha’nın âğuşuna Gevher saçıyordu. Yusuf’un cemâli, Zeliha’nın haysiyet nîkâbını yırttığı demde, Mahbesler onun dârı, kasrı oluyordu. Ânın sevgisiyle Zeliha'ın dâmeni Mısır’ı süpürüyor; Elemiyle ehramlardan âli, Nâlânı ile emvâc-ı Nîl’e ahenk katıyordu. Hicran oduyla Yakup, çeşminden
Reklam
Eline bir kez bile ateş değmeyenin yüreğine od düşmez...Bişnev...
Kalbizm
Edirneli Revani'ye Nazire
Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün Gözlerümden akdı hûn-ı dil benim cânânuma Tîğ-ı gamzen urdı yare işbu mahzûn cânuma Zülfünün dâmına düşdüm bir perîşân bülbülüm Konmadım hergiz dıraht-ı gülşen ü bustânuma Nâr-ı aşkınla yanar bağrım kaçan yâd eylesem Katre katre eşk-i çeşmim saçdı od meydânuma Râz-ı aşkın gizledim ammâ ki yâre görünür Bu perîşân hâlimi arz eyledim sultânuma Zerre mikdârı vefâ kılmaz felekler Mâhî’ye Kahr-ı dehr ile yazılmış tâli’-i devrânuma -------------------------------------------------- Ey sevgili! Gönlümün kanı gözlerimden sana doğru aktı, senin kılıç gibi keskin bakışın şu mahzun canıma derin bir yara açtı. Senin saçlarının tuzağına düşmüş perişan bir bülbül gibiyim, artık kendi gül bahçemin ve bostanımın ağaçlarına bile uğramaz oldum. Seni ne zaman ansam bağrım aşkının ateşiyle yanar, gözlerimden damla damla akan yaşlar meydanıma âdeta ateş saçar. Aşkının sırrını gizledim ama yine de sevgiliye malum oldu, ben de bu perişan hâlimi o sultana arz ettim. Felek Mâhî’ye zerre kadar vefa göstermiyor, benim şu devrandaki talihim sanki zamanın kahrıyla yazılmış.
Od çərşənbəsi
🇦🇿 Od Çərşənbəniz Mübarək! 🇹🇷 Ateş Çarşanbanız Kutlu olsun!
Nevruz
TÜRK , TÜRKÜ , TÜRKÇE...... Dünyada bir milletin adıyla özdeş hâle gelmiş ender müzik türlerinden biridir türkü… “Türk” sözüne nispet i’si eklenerek oluşturulan bu kelime, Türk’ün adıyla anılmış ve dünyaya bu adla yayılmıştır. Bundan türkünün; Türklere ait olan, onların icat ettikleri bir nağme, bir ezgi, bir müzik türü olduğu anlaşılmaktadır. Geniş Asya bozkırlarında yüzyıllarca at koşturan atalarımız, bir taraftan olumsuz doğa koşullarına karşı mücadeleler verirken öte yandan hayvanlarına otlaklar bulmak ve yurt tuttukları coğrafyaları korumak için ha bire savaşmışlardır. Bundan dolayı Türklerin tarihi, aynı zamanda bir savaş tarihi sayılır. Hatta bu yüzden bazı tarihçiler Türk tarihi hakkında eksik ve yanlı değerlendirmeler yapmışlardır. Peki Türkler savaşmaktan başka bir şey düşünmemişler midir? Gündelik hayatlarında şarkı, türkü, müzik, edebiyat, şiir gibi güzel sanatların yeri olmamış mıdır? Elbette olmuştur! Türklerin savaş tarihleri kadar büyük ve muazzam bir kültür tarihleri de vardır… Bu büyük tarih içinde; taşa ruh katan mimarlık şaheserleri, zengin müzik birikimleri, tarihin ilk çağlarından kalan sözlü edebiyatları ve binbir tattan oluşan mutfak kültürlerini sayabiliriz. Rahmetli Bahaeddin Ögel’in 9 ciltten oluşan Türk Kültür Tarihine Giriş adlı bir kitabı vardır. Bu kitabın her bir cildinde Türklere ait mimari, beslenme, giyinme, gelenekgörenek, yasa-töre, yazı, edebiyat, din, düşünce gibi pek çok konu ayrıntılı olarak incelenmiştir… Kitabı okumayanlara tavsiye ederek tekrar konumuza dönelim… Uygur metinlerinden itibaren eski Türklerin müzik kültürüyle ilgili bilgilere rastlamaktayız. İslam öncesinde Türklerde bestelenmiş eserlere ırveya yır, sazlarla çalınan melodiye ise küg ismi veriliyordu. Atalarımız bu dönemde av törenlerinde koşuklarla
Reklam
Reklam