İskender Pala’nın "Od" isimli eseri, sadece bir biyografik roman değil; bir dervişin, bir ozanın ve en nihayetinde bir insanın hamlıktan pişmeye uzanan o sızılı yolculuğunun kağıda dökülmüş halidir. Yunus Emre’yi tarihi bir figür olmaktan çıkarıp, onu yanı başımızda nefes alan, acı çeken ve seven bir dost kılan bir eser.
Roman, bizi 13. yüzyılın o kargaşalı, Moğol istilalarıyla kavrulan Anadolu’suna götürür. Ancak dışarıdaki savaş, Yunus’un içindeki savaştan daha büyük değildir. Pala, burada Yunus Emre’yi kusursuz bir aziz olarak değil; sorgulayan, hata yapan, özleyen ve yanan bir insan olarak portreler.
Kitabın adı olan "Od", yani ateş; hem dünyevi bir yıkımı hem de ilahi bir yanışı temsil eder. Yunus, eşi Sitare’sini ve oğlunu kaybettiği o dünya ateşiyle yanmaya başlar, ancak bu ateş zamanla Tapduk Emre’nin dergahında bir aşk ateşine evrilir.
İskender Pala’nın üslubu, o dönemin ruhunu yansıtan ama günümüz kalbine de dokunan bir tınıya sahip. Yunus’un her bir şiirinin hangi acıdan, hangi gözyaşından doğduğunu görmek, okuyucuda "Demek bu mısra bu dertten gelmiş..." dedirten bir aydınlanma yaratıyor.
Dergaha kırk yıl boyunca sadece doğru odun taşıyan Yunus’un sadakati, aslında modern insanın en büyük eksikliği olan sabır ve teslimiyet kavramlarını yüzümüze bir ayna gibi tutuyor.
Od, bize kusursuzluğun değil, tekamülün hikayesini anlatıyor. Yunus’un "Ben"liğinden geçip "Hiç"liğe giden yolu; o kadar insani zaaflarla örülmüş ki, okurken onunla birlikte o eğri odunları sırtlanıyor, onunla birlikte Sitare’nin yasını tutuyoruz.
"Biz gelmedik kavga için, bizim işimiz sevgi için."
diyen bir sesin, o sevgiye ulaşmak için hangi dikenli yollardan geçtiğini hissetmek, ruhu dinlendiren bir hüzün bırakıyor.