Herkese merhabaa!
Yıllardır beklediğim kitaba sonunda kavuştum… hatta çoktan okudum bile! :’)
Cehennem evindeki yangından sağ çıkıp polis ve düşmanlardan kaçmayı başaran Özgür’le Yosun, Anıl ve Bay K ile Bay K’nin dağ evine sığınıyor. Evin içindeki sırlar, dışarıdaki tehlikelerle birleştiğinde ise her biri için yeni bir mücadele başlıyor…
Aradan geçen süreden dolayı aynı duygularla okuyamayacağımı, hatta yazarın bile aynı etkiyle yazamayacağını düşündüm başta.
Fakat, ÖFA evreninin bende yarattığı tüm o tanıdık duygular, Özgür ve Yosun’un ilk diyaloğuyla bir anda geri döndü. Bu his öyle garipti ki…
Her şey aynıydı… ama bir o kadar da farklı.
En büyük fark ise karakterlerdeydi.
Yosun’un değişiminin ayak sesleri daha ikinci kitapta kendini duyurmaya başlamıştı zaten ama Özgür’ün değişimine hazırlıksız yakalandım. Sanki her zaman Yosun’la arasında, onu görmesine engel olan bir perde vardı da sonunda o perde ardına kadar açılmıştı. Onca zaman Yosun hariç herkesi gören Özgür, artık Yosun’dan başkasını görmez oluyor. Ve onca zaman Özgür’den başka hiçbir şeyi görmeyen Yosun, ilk kez kendini görmeye, önemsemeye başlıyor.
Sizi bilmem ama ben bu anı uzun zamandır bekliyordum.
Bu kitapta olaylar değil, karakterlerin iç dünyası ön plandaydı.
Her biri kendi savaşını verirken bize de onları yeniden tanıma fırsatı sunulmuştu aslında.
Özgür’ün geçmişiyle yüzleşmek çok sarsıcıydı; tilkileri ve duyguları arasında başlayan çatışmayı okumak da öyle… Fakat tüm bunlar, onu belki de ilk kez “gerçekten” anlamamızı sağlıyor. Yosun’un yaşadığı trajedi ise öyle bir etki bırakıyor ki… O süreçte hissettikleri, Anıl’ın söyledikleri, Bay K ve Levent’in desteği, okuduğu o kitap… ve her birinin Yosun’un içinde yeşerttiği yaşama arzusu… Ah… Bizim Balık ilk kez ölmek değil, yaşamak istiyor…
Tüm