EVRİM: "DAHA KOLAY ÖLEBİLİR" OLMAK İÇİN Mİ?
"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare insan!" (14. Lem'a'nın 2. Makamı'ndan...) "Acz" ve "fakr" üzerine düşünürken Kenan Demirtaş abinin, Allah ona afiyetli ömürler versin, bir temsili zihnimi çok meşgul ediyor. O demişti ki: "Taş, ağaç, hayvan ve insan. Bu dördünü "fakirlik" açısından sıraladığınızda insan hepsinden daha fakirdir." Çünkü ihtiyaçları daha çoktur. Taş ise fakirlikte en sonuncularıdır. Çünkü çok az şeye muhtaçtır. Yâni bir taşı sulamanız gerekmez. Bir taşın güneş görmesi şart değildir. Bir taşın "hayatta kalmak" diye bir problemi de yoktur. Çünkü hayatı yoktur. (En azından biyolojik mânâda.) Ancak hayatla birlikte hassasiyet de artar. Hassasiyetle birlikte ihtiyaç artar. Hayatın tecellisi ziyâdeleştikçe hassasiyet de ziyâdeleşir. Hassasiyetler ziyâdeleştikçe kırılganlık artar. Aslında artan kırılganlıktan ziyade arızîliktir. Yâni bir şey karmaşıklaştıkça Ustasının tasarrufuna daha ziyâde ihtiyaç duyar. Daha yoğun bir ilgi ister. Basitleştikçe daha az tasarrufla da ayakta kalabilir. Karıştırdım mı? Belki. Ancak hakkında konuştukça mesele basitleşecek inşaallah. Öyleyse şimdi bir de "acz" konusuna değinelim. Yine mezkûr dörtlüyü sıralayalım: Taş, ağaç, hayvan ve insan. Fakra bakarken ihtiyaçların ziyâdeliğine bakıyorduk. Ancak acze bakarken "e-bilme" yani "yapabilme-edebilme" kapasitesine bakacağız. Fakra baktığımızda sıralama şöyleydi: En fakir: İnsan. Daha az fakir: Hayvan. Daha daha az fakir: Bitki. En az fakir: Taş. Peki acz ekseninde şıkları tekrar sıraladığımızda durum nasıl olacak? Zâhirî nazarda şöyle bir şey oluyor: __En aciz: Taş. Daha az aciz: Bitki. Daha daha az aciz: Hayvan. En az aciz: İnsan. Neden böyle oldu peki? Çünkü iş "e-bilme"ye geldiğinde canlılık miktarı şiddetlendikçe varlıkların
İnsan ve evrim
Hayata bakarsak ohooo h😏
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Eski alışkanlık: düşmeler ve boşluk hissinden ötürü
Bugün odamda hem temizlik yapıp hem de eşyaların yerini değiştirdim. Yer yataklarından ranzaya, en sonda ranzanın bölünmesiyle kalmıştık. Üstte küçük olduğum için ben yatıyordum bir de sevinçle. -İlkokulun sonlarında pişman olmaya başlanmıştım ama o ayrı. (: - O zamanlar başka yerlerde yatınca bir de deli dana gibi yatınca kaç defa yerde uyandığımı ya da acıdan (düşme) uyandığımı bilmiyordum. Bayramlarda yakın akrabalarda yatınca koltuklar yetişkinlerde dolardı. Ve çocuklarda herkes sevdiği (yaşıtı) kuzeniyle uyurdu. Yine ranza ya da korumalıklı yataklar. Sonralarda fark ettim ki sırtım bir sınıra değmeyince güvende hissetmiyorum. Bu yüzden derin bir uykuya dalamazdım. O uyanıklık ile uyku arasında kalırdım. Özellikle yan dönünce sırtım boşluğa bakıyorsa. Bu sonra değişti ama uzun süre kendi yatağımda yatıp koltuğa geçince yer yadırgaması dışında bu da uyutmuyordu. Şanslıysam 3-5 gibi sızardım. Bugün yatağımın yeri değiştirirken korumalığın ne kadar büyük olduğunu yeni fark ediyordum. Kenarında doğru düzgün oturamazdım ve yatarken de sıkışıklık hissederdim. Dedim babam gelince matkapla ya da yıldızlı tornavida ile sökeriz ama duvara çevirmeyi uygun gördü. "Korumalığın yerini ya da boyutunu değiştirmek istiyorum. Burası tam açık kalmasın." desemde başladığı için birlikte çeviriyorduk. (: O gelmeden önce ben tornavidayla başlıyordum ama sapı olmayınca çeviremedim. "Matkap var dedin, yerini söyle hallederim ben, tatil gününde değilsin diye şu an yormak istemiyorum." desem de "Sen matkabı tutabileceğine inandın mı?" diye şaşkın ve garip baktı. Bir de "Sen taşıyamazsın bile ne saçmalıyorsun?" sezdim. O yüzden "Nıck nıck teessüf ederim S. Bey, depremden sonra 6 gözlü dolabınızın arkasına dayıyla çivileri siz mi geçirdiniz? Hatırlatmak istemezdim ama zorunda
Duygu ve Düşünce
Gerçekliğe aykırı durması beni yolumdan döndürmez ki
Kuzenim söyledi, ben söylemedim diye bozuldular sonra. Sen de söylemeseydin, konuyu bana açacağın kadar yakın bile değiliz. Buna rağmen rahatça anlatıyor. Bulmuşsun bizi anlatırsın tabi ama biz sizi bulunca konuşmak istemiyoruz. Havadan sudan bile dememek için dişlerimi sıkıyorum resmen. Hayır bir ara standart sevdiğim insanlarla konuşurken bile yargılanıp garipsenmiştim. Ve asıl normalin kötü hissettirmesi yüzünden konuşmayı kesmiştim. Hoş, mevzulara daldıklarında ayıltmak için sözle bir iki tokat atınca kendilerine geliyorlar ama sonra yine aynı. Erkeklerin haber yollamasına alışmışlar tamam mı, benden olmayacağını anlasınlar diye "Birini beğenirsem ailesine haber yollayacağım: ilk çocuğunuzla tanışmak istiyorum, olumlu geçerse sizinle de tanışırım." gibi demiştim. Birkaç şok dalgası geçmişti. "Aile ortamında çocuğun nesini tanıyabilirim ki, ayrıca ailenin ilkten dahil edilmesini istemiyorum. Ön planda ben ve o olacağız. Hani ilişkiler iki kişilik ya? Nesi şaşırtıcı?" dediğimde "Onaylanınca da çiçek ve çikolata ile de sen git istersen?" demişlerdi gülerek. "Ya cidden benim için en doğru ve en mükemmel insansa götürürüm. El boş gidilmez. -Nadiren mantıklı adetlerden.- Pekmezli kahvesini ya da çikolata sütünü içeriz artık. Yani umarım o da böyle şeyler içirmeyi düşünmüştür. Düşünmemişse de canı sağ olsun, ne de olsa çektirecek çokça zamanım olur. ((:" diye devam ettiriyorum ama ciddi yanımda var. İşte dört yönü de belli olmayan biri olarak şaka ya da gerçek ayrımını yapamıyorlar. Bazen ben de yapamıyorum ama ilgimi çekerse, o güce erişmişse ilk adım atma torpili yapabilirim. Bunu onda kullanmayacağım da kimde kullanacağım? "Asra saçmaladın iyice. Erkek kelimesinde bile yüzün buruşuyor, bakışların değişiyor. Ve böyle yapacaksın?" "Orası doğru. Ama benimki adamdır.
Hayata Dair
Mucize (imkan) ve imkansızlığın bir aradalığı
Sen hayallerini ve kriterlerini topluma ve Dünyaya göre uyarlamak için düşürme. Hayalindeki insana dönüşüp hayalindeki insanı ya da işi vs.' yi bulabilirsin. Evrende sonsuz bolluk, bereket ve zenginlik var. Mucizeler var. Gerçekten inanırsan ve beklersen olur. 🤍⭐️ Ben buna inanıyorum mesela. O yüzden çevremin enerjimi düşürmesine izin vermiyorum. İmkansız, başkaları deyince değil sen ona inanınca oluyor. Aptal, salak ya da enayi en iyisi hayal dünyasında yaşayan biri olarak anılıyorsun. Ama senden götürdüğünden fazlasını katmayacak. O yüzden def et. İnan ve bekle. Ben aşırı yüksek standartlı görünüyorum: arkadaşım bile yok. "Arkadaş bile edinmiyorsun, kimseyi pek sevmiyorsun da. Benimseyemiyorsun. Evde kalacaksın, kendinden ödün ver." diyorlar. "Olabilir, hayatta her şey mümkün ama önceliğim olumlu tarafı. Ve vermek istemiyorum. Daha kişi yokken bile tavizler başlarsa ohooo, hayır. Bunlarda sıfır tolerans. En mükemmel illa ki vardır ve ona denk geleceğim. Gelemesem, ki küçük ihtimal o zaman böyle devam. Çorabı başka eşle giyince bile kötü duruyor bazen. Kaldı ki bunda. Aşırı itici. Ve ben yarım olarak birini beklemiyorum, tam ve tamam olarak beklemişim. Gelmese keyfi bilir. Sonuçta benimki. Bunda o bilir yani." diyordum. Ve işin acı kısmı çoğu insan bulup mutlu olacağımı düşünmek yerine mutsuz olup pişman olacağımı düşünüyor. Bunu bekliyorlar (: Yaa, toplumun gerçek yüzü. Ben sevinirsem üzülecekler bir de. Kendi hallerini üzülmeyen de kalkıp bana üzülüyorlar eyvAllah. Ama ben sizin yerinize de seviniyorum, sevineceğim. Olumluluğu herkes adına öncelik haline getiriyorum.🤍🌻 Vazgeçeyim de standartları düşüreyim o kadar yıla ve kendime ihanet edeyim. Pışıkk. Ben ve kendim 11 sayılırız yani sayı çok önemliyse. Milleti başımdan savmak için hoşuma giden nişan/ sevgili
İnsan ve Duygular
AYILMADIYSAN, SEMERİN HAYIRLI(!) OLSUN!..
Aaah, ah! Ne talihsiz başımız varmış bizim. Bizim. Yâni dindarların arkadaşım. Osmanlı’yı ceddi bilenlerin. Kelime-i Şehadet getirenlerin. Müslüman oğlu/kızı Müslümanların. Niye böyle söyledim, a dostlar, izâh edeyim: I. Cihan Harbi’nde olanları okumuşsunuzdur. Hani ilkokuldan beri ders kitaplarında anlatılır: “Biz yenilmedik. Ne münasebet? Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık.“ Hepten de yanlış değildir ha söylenen. Fakat Almanya yenildikten sonra bizim de savaşı sürdürecek gücümüzün kalmadığını itiraf etmede eksiktir. Nihayetinde o kadar devletle birden tek başımıza baş edemezdik. Her neyse... Mağlubiyetin mâkul bir tarafı var yâni. Bir şey demiyorum. Her girdiğin kavgayı kazanacaksın diye bir dünya yok. Takım arkadaşın yenilmişse sen de yenilmiş sayılabilirsin. Mevzuun bu tarafını kavrıyorum da, arkadaşlar, geçenlerde başımıza gelen mağlubiyeti bir türlü kavrayamıyorum. Kavrayamıyorum, niye, çünkü bu defa bizzat kendi devletimiz kazandığı hâlde biz yine kaybettik. Evet. Hatırladınız tabiî. Mâlûm, kadın milli voleybol takımımız, her ne kadar kadronun tamamı kendisini kadın(!) gibi hisseden kadınlardan oluşmasa da, Sırbistan’a karşı bir zafer elde etti. Zaferden sonra epey bir süre Türkiye bayrakları sallandı. İstiklal marşı okundu. Zafer nârâları atıldı Türkçe. “Vay!” dedik, “Herhalde bu sefer biz kazanmış oluyoruz!” Parasında gözümüz yok efendim. Afiyetle yesinler. En azından azarını işitmeyelim. Fakat o da ne? Dedim ya: Başımız talihsizdir. Sosyal medyayı açınca bir baktık. Ohooo! Osmanlı yine kaybediyor. Sarıklıyı gömen mi dersin. Çarşaflıyı ezen mi dersin. Fese tokat atan mı dersin. Kıçından gökkuşağı çıkan mı dersin. __Allah Allah! Yüz bin kere Allah Allah. Biz yine kaybetmişiz yahu. Sırplarla hiçbir ittifakımız bulunmamasına rağmen yine
Eşeklik