Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın,soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi ''bağlılar'' peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona,imaj,sayı,tablo,grafik seline bağlılar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler,yani hep hıza bağlıdırlar bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır,parmaklar hafifçe de olsa hala hareket halindedir,mesajlar,görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır,alın size bir ekran daha. Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan,birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta,hepsi birbirinin aynı hangi mekanda,yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar?
Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar,insanlık durumunu unutturuyor onlara,sanki zamanla değişen hava erozyon yaratmazmış gibi.
Yürümenin Felsefesi s.159,160
“Sultan Selim’in astığı bayrağı bana elimle indirtmeyiniz.
Medine için kaç asker feda edersiniz? Bir mi, bin mi, üç bin mi?
Bana ne bırakırsanız bırakın. Ravza’nın kubbesi başıma yıkılmadıkça Hz. Peygamberin mezarına yabancıları sokmam” dediniz.
Bütün kuvvetleri çektiler. Size bir avuç kahraman bıraktılar ve işte bu güne kadar hep bu artık, feda edilmiş insanlarla mukaddes şehrimizi müdafaa ediyorsunuz!
Ateş ve Güneş s.138
Thoreau'nun yaşamında en önemli olaylardan biri de, topluma küsüp bir süre tek başına ormanda yaşamasıdır. Walden golü kıyısında kendi eliyle yaptığı bir kulübede, "Devletten uzak" olmanın hazzı ve çılgınca sevdiği doğayla baş başa kalmanın sevinci içinde iki yıl yaşayan Thoreau, yurttaşlarına, bir insanın Devletle bu yoldan da ilişkisini kesip kendi başına "bir lokma,bir hırka" yaşayabileceğini göstermek istemişti.
Haksız Yönetime Karşı s.14