Böylece acıyı ve bununla birlikte acıdan kaçmayı öğrendi; öncelikle acının ortaya çıkması tehlikesine meydan vermemeyi, sonra da bu tehlike doğmuşsa, hızla oradan uzaklaşarak veya geri çekilerek acıdan kaçmayı... Tüm bunlar bilinçli eylemlerdi, dünyaya ilişkin ilk genellemelerinden çıkardığı sonuçlardı. Bu sonuçları çıkarmadan önce, nasıl kendiliğinden ışığa gidiyorsa, o şekilde, kendiliğinden kaçardı acıdan. Ama bundan sonra acıdan kaçtı çünkü artık acının acıttığını biliyordu.
-Burada olduğumu nasıl anladın?
-Kitaplıktan dönüyordum, yolda kamyon izleri gördüm...
-Öyle mi?
Bunlar bana “seviyorum” sözünden daha fazla şeyler fısıldıyordu. Demek kamyonun izlerine kadar tanıyordu.
İnsan yalnız başına kalır, çevrede kimseler yok, sadece atın ayak seslerini dinlediği anda az mı şey düşünür! Ses telleri sakin, düz, renkli kayalar üzerinden berrak ırmak sularının akışı gibi nağme çıkarıyorlardı. Dinlerken insana öyle geliyordu ki, güneş az sonra tepeler ardına gizlenecek, yeryüzünü mor serinlik, sessiz sedasız kaplayacak, yol boyundaki mavimsi pelin hafif rüzgardan ağır ağır sallanarak ince ince tozlar serpecek, ardından bozkırlar da atlının türküsünü dinleyerek hayallere dalacak ve sakin sakin onunla birlikte melodiye karışacaklar...