Sevgi, güvensizlik hissinden dolayı almak değildir; vermekle, neşenin, ilginin, anlayışın, şakalaşmanın ve üzüntünün, yani içimizde "canlı olan tüm şeylerin ifadesi ve dışavurumuyla" başlar.
Sokrates ve Platon'a göre felsefenin ana gayesi, "insanın mutluluğu" ve "ideal hayatın temini"dir. İdeal hayat, ancak
erdemli yaşamakla elde edilebilir. Erdemin temeli bilgi, özü idealar kavramı, gerekçesi evren doğumu, güvencesi ölümsüzlük ve sığınağı devlettir.
Son saatlerinde bile Sokrates'in içinde bulunduğu paradoksun kaynağı "dünya" değil, "bilge adam olmak" idi. Ne olursa olsun, ucunda ölüm bile olsa aklıyla hareket etmeliydi. Ahlaksız olanın ne iyilik ne kötülük yapabileceğine dair dikkate değer düşünce, ahlaki kötülük bağlamında düşünüldüğünde doğruydu. Yani kendi ifadesiyle, "Çoğunluk, bir insanı bilge yapamadığı gibi aptal da yapamaz."
Varsayalım insan soyu kaldırılıp her şeyin kendiliğinden gelişip olgunlaştığı, sütlerin balların yerden kaynadığı, yiyeceklerin dallarından koparılmayı beklediği, herkesin gönlünden geçirdiğini hiç vakit kaybetmeksizin önünde bulduğu ve elde etmekte hiç güçlükle karşılaşmadığı Utopia ülkesine götürüldü; o zaman ne yapardı bu insanlar? Ya can sıkıntısından ölürlerdi, ya kendilerini asarlardı ya da olmadı birbirlerine düşerler, kavga dövüş birbirlerini boğup öldürürlerdi.
Hayatımız öncelikle bakır bozukluklarla yapılmış bir ödemeye benzer; bizim
bu ödemeye karşı bir alındı makbuzu
vermemiz gerekir; bakır bozukluklar
günler, alındı makbuzu ölümdür.