hayriye mesel

hayriye mesel
@olaka
10/10
·392 syf.··
2023 42. kitabı
Uzakların Şarkısı, modern Türk edebiyatında geleneksel anlatı formlarıyla post-modern kurgu tekniklerini sentezleyen, büyülü gerçekçilik akımının yerel motiflerle harmanlandığı istisnai bir metin olarak değerlendirilebilir. Eser; tarih, mitoloji ve ontolojik sorgulamaları merkeze alan disiplinlerarası bir derinlik taşıyor Romanda zaman, doğrusal bir çizgi takip etmek yerine, döngüsel ve iç içe geçmiş bir yapı sergiliyor. İşin bu kısmı kurgunun matematiği açısından büyük bir risk teşkil etse de yazar meselesinin altından başarılı şekilde kalkmış. Kaan Murat Yanık, mekan tasvirlerinde (İstanbul’dan Agra’ya, kadim kütüphanelerden rüya uzamlarına) mekanı sadece bir dekor olarak değil, anlatının ana izleklerinden biri olan "arayış" temasının bir parçası olarak kurgulamış. Bu durum, metni mekan poetikası açısından zengin bir inceleme alanı haline getirmiş. Yanık’ın üslubu, Osmanlı Türkçesinin zengin kelime hazinesinden beslenirken, günümüz Türkçesinin dinamizmini de ıskalamıyor. Kelime seçimlerindeki titizlik, metne mistik bir atmosfer katarken; cümle yapılarındaki ritim, okuru metnin içine çeken estetik bir haz unsuru olarak öne çıkarılmış. Ki, bu durum okurken müthiş keyif verdi. Eserdeki karakterler, evrensel arketiplerin izdüşümlerinin ötesinde epey özgün şekilde tasarlanmış. Gülbadem ve Zencefil karakterleri bugüne kadar okuduğum hiçbir roman kahramanına benzemiyor. Yazar burada müthiş bir edebi girdap oluşturmuş. Doğu’nun kadim hikaye anlatıcılığı geleneği ile Batı’nın karakter derinliği odaklı roman tekniğini ustalıkla mezcedilmiş. Eserdeki aşk izleği ve kadın figürleri, erkeğin ruhundaki dişil taraf olan "anima" kavramının tezahürü olarak okunabilir. Kahramanın "uzaklarda" aradığı şarkı, aslında kendi ruhunun eksik parçasını bulma arzusudur. Bu arayış, karşıtların
Uzakların ŞarkısıKaan Murat Yanık · Ketebe Yayınları · 20234,795 okunma
Reklam
9/10
·360 syf.··
2025 6. kitabı
Romanın en güçlü yanı, hafıza kavramını sadece bireysel bir hatırlama süreci olarak değil, kolektif bir yük olarak ele alması. Güzelsoy, karakterlerini geçmişin tozlu rafları arasında dolaştırırken, okura da şu soruyu sorduruyor: "Hatırladıklarımız mı bizi biz yapar, yoksa unutmayı seçtiklerimiz mi?" Anlatıdaki gizem unsuru, bir polisiye merakından ziyade varoluşsal bir keşif yolculuğuna hizmet ediyor. İstanbul’un melankolik ruhu çok güzel anlatılmış. Yazarın kaleminde İstanbul, sadece bir mekan değil, yaşayan ve nefes alan bir karakter gibi. Sokak araları, eski binalar ve o binaların duvarlarına sinmiş yaşanmışlıklar, yazarın betimlemeleriyle ete kemiğe bürünüyor. Şehrin dokusunu bu kadar naif ve bir o kadar da hüzünlü işleyebilmek büyük bir ustalık gerektiriyor. Romanın dili, bir kuyumcu titizliğiyle işlenmiş. Cümleler akıp giderken, yazarın kurduğu metaforlar zihinde kalıcı izler bırakıyor. Kurgu ise doğrusal bir çizgide ilerlemek yerine, tıpkı insan zihni gibi sıçramalı ve çağrışımlı bir yol izliyor. Bu da okuma deneyimini tekdüzelikten çıkarıp interaktif bir sürece dönüştürüyor.
Hatırlaİsmail Güzelsoy · Doğan Kitap · 2018464 okunma
10/10
·158 syf.··
2023 22. kitabı
Hamsun’un ustalığı, bilinci keskinleştiren ve çarpıtan bir metafiziksel araç olarak kullanmasında yatar. Romanın isimsiz kahramanı için açlık, onu hayvani bir içgüdü ile dahilik arasında gidip getiren bir sarkaçtır. Kahramanımız sokaklarda dolaşırken, açlıktan titreyen dizleri ve bulanan zihniyle dış dünyayı artık olduğu gibi göremez. Her bir park bankı, her bir fener direği, onun açlıktan kıvranan sinir uçlarına çarpan birer saldırgan imgeye dönüşür. Hamsun, kahramanın düşünce akışını öyle bir ritimle veriyor ki, okur olarak biz de onunla birlikte bir kelimenin peşine takılıp (örneğin uydurduğu bir ismi gibi) gerçeklikten koparız. Bu, edebiyatta "bilinç akışı" tekniğinin henüz adı konmadan atılmış en sağlam temellerinden biridir. Romanın en can alıcı noktası, kahramanın trajik ve neredeyse "saçma" boyutlara varan gururu. Cebinde bir kuruşu yokken bile bir dilenciye bahşiş vermesi veya bir dükkândan hırsızlık yapma imkânı varken dürüstlük taslaması, onu sıradan bir kurban olmaktan çıkarıp varoluşçu bir kahramana dönüştürür. Kristiania (Oslo) sokakları, kahramanımız için bir imtihan sahası. İnsanların arasındadır ama onlarla hiçbir bağı yoktur. Hamsun, bireyin modern toplum içindeki o mutlak ve dehşet verici yalnızlığını, midedeki o boşlukla somutlaştırır.
AçlıkKnut Hamsun · Varlık Yayınları · 201735,7bin okunma
9/10
·232 syf.··
2025 4. kitabı
Romanın mekân tasarımı, mimari bir dehanın ürünü. Bastiani Kalesi, kuzeyin uçsuz buçaksız ovalarına bakan bir uç kale değil, aslında insanın kendi içine ördüğü savunma duvarlarıdır. Giovanni Drogo için kale, başlangıçta bir görev yeridir; ancak zamanla "olasılığın" sersemletici etkisiyle bir tutkuya dönüşür. O sınır çizgisi, sadece bir devletin hududu değil, "anlamlı bir hayat" ile "sıradan bir yok oluş" arasındaki o ince, tekinsiz hattır. Buzzati, kalenin rutinini, nöbet değişimlerini ve askeri hiyerarşiyi öyle bir matematiksel soğuklukla anlatır ki, okur bu disiplinin içinde kaybolurken dış dünyadaki zamanın (gerçek hayatın) akışını karakterle birlikte unutur. Batılı eleştirmenlerin bu eser hakkındaki en derin tespiti, romanın bir "ertelemeler tarihi" olmasıdır. Drogo, hayatının o büyük kahramanlık anına, o muazzam savaşa hazırlanırken, gençliğini, aşklarını ve dünyayı kale burçlarındaki sisli bir görüntüye feda eder: Tatar Çölü’nde beklenen "düşman", aslında gelmeyecek olan bir kurtarıcıdır. Bu, modern insanın "bir gün her şey çok güzel olacak" yanılsamasıyla bugünü feda edişinin en estetik ve en acımasız anlatımıdır. Üniformalar, rütbeler ve parlatılmış kılıçlar; hepsi yaklaşan ihtiyarlığı ve anlamsızlığı örtbas etmeye çalışan nafile dekorlardır. Buzzati’nin dili, bir taşın çatlaması kadar sessiz ama derindir. Tatar Çölü, Beckett’ın Godot’yu Beklerken eseriyle akrabadır ancak ondan daha trajik bir damara sahiptir. Çünkü Drogo’nun bekleyişi pasif bir bekleyiş değildir; o, her sabah o büyük sınava girecekmiş gibi zırhını kuşanır.
Tatar ÇölüDino Buzzati · İletişim Yayınevi · 201819,9bin okunma
9/10
·96 syf.··
2025 3. kitabı
Hay bin Yakzan’ı, Batı dünyasında Philosophus Autodidactus adıyla yankı bulduğunda, insan aklının tek başına Tanrı’ya ve hakikate ulaşabileceğine dair devrimsel bir manifesto olarak görülmüştü. Batılı bir eleştirmen gözüyle bu eser, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’sunun öncülü olmaktan çok daha öte; insanın kozmostaki yerini bir laboratuvar titizliğiyle inceleyen ilk "felsefi antropoloji" denemesidir. Hay bin Yakzan, sadece mistik bir keşif yolculuğu değildir; o, gözlem ve deneyin rasyonel bir zirvesidir. Batılı rasyonalistler için bu eserin en çarpıcı yanı, Hay’in hiçbir dış müdahale olmadan, sadece çevresini gözlemleyerek ulaştığı tümevarımsal mantıktır. Hay’in, kendisini büyüten ceylan öldüğünde onun kalbini parçalayarak "yaşamın sırrını" aradığı o meşhur sahne, Orta Çağ karanlığında bir otopsi cesareti ve modern tıp düşüncesinin embriyosu gibi. Orada yatan şey sadece bir ölü hayvan değil, madde ve mana arasındaki o ince çizgidir. Eleştirmenlerin en çok üzerinde durduğu nokta şudur: İbn Tufeyl, "dil" ve "toplum" olmadan düşüncenin mümkün olup olmayacağını tartışmaya açar. Hay, kelimelere sahip değildir ama kavramların özüne vakıftır. Hay’in gökyüzünü izleyerek gezegenlerin dairesel hareketlerinden yola çıkıp "İlk Hareket Ettirici"ye (Muharrik-i Evvel) ulaşması, Aristotelesçi fiziğin doğulu bir dahi tarafından yeniden yorumlanmasıdır. Burada gökyüzü, okunması gereken devasa bir kitaptır. Romanın sonunda Hay'ın toplumla karşılaşması ve onların yüzeyselliği karşısında adasına geri dönmesi, Batı edebiyatındaki "soylu vahşi" (noble savage) mitinin çok daha derin ve bilgece bir versiyonu gibi.
Hayİbn Tufeyl · Kumran Yayınları · 20222,221 okunma
Reklam