Şu an Türkiye’de sosyal çürüme var bilmiyorum fark etmemek gerçekten zor gibi geliyor. Çünkü etrafımıza baktığımızda yalnızca ekonomik ya da siyasi tartışmalar değil, aynı zamanda ahlaki ve zihinsel bir değişim de görüyoruz. Normalleşmemesi gereken birçok şeyin artık sıradan kabul edilmesi, insanların buna şaşırmayı bile bırakması dikkat çekici bir durum.Sosyal çürüme dediğimiz şey aslında bir toplumun bir anda bozulması değildir. Daha çok, küçük değer kayıplarının zamanla birikmesiyle oluşur. İnsanların birbirine bakışının değişmesi, saygının azalması, içeriklerin giderek yüzeyselleşmesi ve kalite yerine dikkat çekmenin ön plana çıkması bu sürecin parçaları olabilir.Bugün eğlence anlayışımıza baktığımızda bunu net şekilde görmek mümkün. Özellikle bazı popüler müziklerde kadını aşağılayan, onu bir birey değil de bir obje gibi gösteren sözlerin yaygınlaşması düşündürücü. Bu içerikler çoğu zaman “sanat” adı altında sunuluyor; fakat sanatın yalnızca dikkat çekmek değil, aynı zamanda düşündürmek, hissettirmek ve topluma bir şey katmak gibi bir yönü de olması gerekmez mi? İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Dinlediğimiz şeyler bize gerçekten bir değer mi katıyor, yoksa sadece birkaç dakikalık tüketimden mi ibaret?Fakat mesele yalnızca müzik değil. Sosyal medyaya baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Günlerce konuşulan konuların büyük bir kısmı insanların özel hayatları, magazin olayları, anlamsız tartışmalar ve birbirini aşağılamaya dayalı içerikler oluyor. Buna karşılık bilimsel bir başarı, önemli bir kültürel çalışma ya da topluma fayda sağlayan bir gelişme çoğu zaman hak ettiği ilgiyi göremiyor. Sanki dikkat çekmek, değerli olmaktan daha önemli hâle gelmiş gibi.Eskiden insanlar toplumda saygı görmek için bilgi sahibi olmaya, bir alanda başarılı olmaya