Cılız konuşmaların büyük bir sessizliği bastırmaya kifayet etmediğini, bazı vakitlerde o meşhur atasözünün tam tersinin doğru olduğunu yani “sükût gümüşse, sözün altın olduğunu” anladım. Sonra bu sükûtî çığa Suriye’nin, Doğu Türkistan’ın, Keşmir’in sessizliğini de ekleyerek suskunluğa devam ettim. Yutkunmaları, karından konuşmaları, sözden ümit kesmeyi, boğazında daimî bir yumru hissiyle yaşamayı, hayallerin dahi sükûtunu, zikrin en hafî hâlini… Anladım sessizliğin bizdeki toplumsal izini. Ve nihayet ikna oldum; biz aslında zaten, hep bir elden ve azımsanmayacak bir zamandır sessizliğin toplumsal tarihini yaşıyormuşuz...