Olesya, İlk bakışta bir aşk hikâyesi gibi ilerlese de, metnin alt katmanlarında güçlü bir politik ve toplumsal eleştiri hissediliyor.
Roman, şehirli ve eğitimli bir erkek anlatıcının yolunun kırsal bir bölgeye düşmesiyle başlar. Burada, ormanın içinde toplumdan izole yaşayan genç bir kadın olan Olesya ve büyükannesiyle tanışır. Olesya, köylüler tarafından “cadı” olarak damgalanmış, doğayla iç içe, sezgisel ve özgür bir karakterdir. Anlatıcıyla aralarında zamanla bir yakınlık, hatta aşk gelişir. Ancak bu ilişki en başından itibaren kırılgandır çünkü Olesya sadece bir kadın değil, aynı zamanda toplumun “dışında” konumlandırılmış bir figürdür.
Romanın en çarpıcı taraflarından biri, Olesya’nın “cadı” olarak görülmesinin aslında doğaüstü bir meseleden çok, toplumsal dışlama ile ilgili olmasıdır. Olesya ve büyükannesi, köy düzenine dahil değildir ne dini kurallara ne de yerleşik hayata uyum sağlarlar. Bu nedenle, toplum onları anlamak yerine cadı olarak etiketler ve dışlar. Cadılık burada bir suçtan çok bir kimlik dayatmasıdır.
Bu noktada devlet meselesi devreye girer. Kitapta geçen uryadnik korkusu oldukça anlamlıdır. Uryadnik, Rus İmparatorluğu’nun kırsal bölgelerinde görev yapan bir tür polistir ve köylüler için devletin doğrudan temsilidir. Olesya ve büyükannesinin bu figürden korkması, onların yalnızca toplumdan değil, devlet tarafından da dışlanmış olduklarını gösterir. Uryadnik Olesya ve büyükannesinin dünyasında güven değil, tehdit anlamına gelir.
Roman aynı zamanda modernlik ile doğa arasındaki gerilimi de sorgular. Anlatıcı, şehirli ve medenî bir figür olarak rasyonelliği temsil ederken Olesya sezgiyi, doğallığı ve özgürlüğü temsil eder.
Sonuç olarak Olesya, yalnızca imkânsız bir aşkın hikâyesi değildir. Aynı zamanda: kadınların ve ötekilerin nasıl damgalandığını,