İçimizdeki Şeytan benim canımı çok acıttı. Ömer karakteri aslında benim kaçmak istediğim o taraf oldu; istemeden baktığım o kirli ayna… Kitabı okurken en sarsıcı olan şey, Ömer’in sadece bir roman karakteri olmamasıydı. O, insanın içine sakladığı ama görmek istemediği tarafın adıydı.
Başta okurken Ömer’den nefret ettim. Ama sonra fark ettim ki bu nefretin sebebi, içimde bir Ömer gizli olduğu için. Onun bahaneleri, kararsızlıkları, sorumluluktan kaçışı; hepsi insanın zaman zaman yaptığı iç hesaplaşmaları hatırlatıyor. Ömer’in en tehlikeli yanı kötücül olması değil, iradesiz olması. Kendi zayıflıklarını “içimizdeki şeytan” diyerek dışsallaştırması. Yani suçu kendinde değil, soyut bir güce yüklemesi.
Psikolojik açıdan baktığımda Ömer’de yoğun bir savunma mekanizması görüyorum. Rasyonalizasyon. Yaptığı ya da yapmadığı her şeyi mantıklı göstermeye çalışıyor. Başarısızlığını, korkaklığını, kıskançlığını bir “şeytan” metaforuna yüklüyor. Oysa o şeytan aslında kendi irade eksikliği. İnsan en çok kendine dürüst olmadığında çürür. Ömer’in trajedisi de bu: Kendini kandırarak yaşaması.
Macide’ye çok üzüldüm. Saflığı, kırılganlığı, inancı… Bir kadının sevdiği adamı kurtarma çabasıyla kendinden nasıl ödün verdiğini görmek içimi burktu. Ama kitabın sonunda kendisini seçmesine çok sevindim. O an, bir uyanış anı gibiydi. Yine de bir kadın olarak düşündüm: Keşke kendi hayatının kurtuluşunu bir erkeğe bağlamasaydı. Ama şunu da göz önüne almamak olmaz; o dönemin şartları bunu gerektiriyordu. Kadının ekonomik ve toplumsal özgürlüğü bugünkü kadar mümkün değildi. Bu yüzden Macide’nin seçimlerini değerlendirirken tarihsel bağlamı da unutmamak gerekiyor.
Bedri karakterine gelince… Onun için net bir duygu besleyemiyorum. Ne sevgi ne kızgınlık. Saf bir iyilik değildi yaptıkları diye