Çünkü Oğuz Atay'ı da okudum, seni de tanıdım...
Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...
Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi...
Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum, demek, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de, öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir...
Yeraltı edebiyatı denilince akla ilk gelen isimlerden olan Hakan Günday ,bu kitabında da yine hayatın ve insanların tüm kirli çamaşırlarını ortaya sert bir şekilde dökmüş.
Kitap, aynı isme sahip ama hayatın farklı yüzleri ile karşılaşmak zorunda kalan iki çocuğun/yetişkinin hikayesini anlatıyor. İki bağımsız hayat hikâyesi okuyoruz ama kitabın sonunu yazar o kadar usta bir şekilde örmüş ki hikâyeleri Oğuz Atay sayesinde birleşiyor.(Bu kitabı bu kadar çok sevmemin sebebi Oğuz Atay üzerinden hikâyenin bağlanmış olması.)
Farklı bir kitap okuyayım ve sonunda da baya şaşırayım derseniz bu, tam size göre. Alın,okuyun ,okutun...
Hep o hikâye yüzünden. Ama ne önemi vardı artık? Herkesin öyle bir hikâyesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı? İçine atıp sifonu çekmek varken.