Dorian Gray’in Portresi, yalnızca “genç ve güzel kalmak isteyen bir adamın” hikâyesi değildir; insanın kendi yüzüne, arzularına, vicdanına ve çürüyüşüne bakmaya cesaret edip edemeyeceğini soran büyük bir romandır. Wilde, güzelliği bir süs olmaktan çıkarır; onu bir sınava, hatta bir yıkıma dönüştürür. Bu yüzden romanı okurken yalnızca Dorian’ın hayatını değil, kendi içimizdeki gizli pazarlıkları da izleriz.
Albert Camus’nün “Dekorların yıkıldığı olur” sözü, bu romanın kalbine dokunan bir cümledir. Çünkü kitap tam da dekorların, yani insanın kendine ve başkalarına kurduğu sahnelerin yıkılışını anlatır. Dorian’ın yüzü bir dekor gibidir: Genç, parlak, kusursuz ve büyüleyici. Toplum bu yüzü görür, ona inanır, onu sever. Fakat romanın asıl gerçeği yüzde değil, portrededir. Dorian’ın görünüşü ayakta kaldıkça, hakikat tuvale çekilir. Böylece Wilde, modern insanın en büyük trajedilerinden birini sezgisel bir güçle gösterir: İnsan bazen görünür benliğini korumak için gerçek benliğini feda eder.
Bu romanı büyük yapan şey, ahlaki çöküşü kuru bir söylem üzerine anlatmamasıdır. Kitap baştan sona estetik bir ihtişam taşır. Cümleler zarif, diyaloglar keskin, atmosfer büyüleyicidir. Fakat bu güzelliğin içinde sürekli bir bozulma sesi duyulur. Tıpkı pahalı kumaşların altında saklanan bir yara gibi, romanın estetiği de çürümenin üstünü örtmez; onu daha görünür kılar. Wilde, güzelliğin hakikatten koparıldığında nasıl korkunç bir maskeye dönüşebileceğini olağanüstü bir incelikle işler.
Sonunda dekor yıkılır. Yüzün, ünün, zarafetin, hazzın ve toplumsal kabulün kurduğu sahne çöker. Geriye insanın kendisi kalır: Kaçamayacağı, erteleyemeyeceği, devredemeyeceği hakikatiyle. Dorian Gray’in Portresi, işte bu yüzden yalnızca okunacak değil, insanın içine işleyecek bir kitaptır.