Kitap, ünlü yazar Mike Noonan'ın trajik bir şekilde eşini kaybetmesiyle başlıyor. Yaşadığı yası ve yaratıcılık tıkanıklığını aşmak için eşi Jo'nun çok sevdiği, "Sara Yazlığı" adı verilen o göl evine sığınıyor. İşte tam da burada, hikaye doğaüstü bir hal alıyor ve King'in ustalıkla ördüğü o gerilim ağına takılıyorsunuz. Ev, sadece bir mekan değil; geçmişin acılarıyla, gizemleriyle ve kötücül ruhlarla dolu, yaşayan bir varlık haline geliyor. Mike, bir yandan eşinin anılarıyla hesaplaşırken, bir yandan da gölün karşısındaki evde yaşayan genç bir anne ve kızına yardım etmeye çalışıyor. Bu süreçte karşılaştığı olaylar ve doğaüstü varlıklar, sizi koltuğunuzun ucunda tutmaya yetiyor.
Kemik Torbası'nın en büyük başarısı, sadece korku unsurlarına yaslanmaması. King, Mike'ın içsel yolculuğunu, yasıyla mücadelesini ve bir sanatçı olarak yeniden doğuşunu o kadar gerçekçi anlatıyor ki, Mike'ın acısını derinden hissedebiliyorsunuz. Karakterler o kadar canlı ki, sanki onlarla birlikte o göl evinde yaşıyor, onların korkularını ve umutlarını paylaşıyorsunuz. King'in o eşsiz dilini, Maine'in kasvetli atmosferiyle birleştirmesi, hikayeyi hem büyüleyici hem de ürpertici kılıyor.
Kısacası, bu kitap sadece bir hayalet hikayesi değil; kayıp, yas, aşk ve affetmek üzerine yazılmış dokunaklı bir roman. Eğer bir kitabı okurken kahramanla empati kurmak, bir yandan da korkudan nefesinizi tutmak isterseniz, Kemik Torbası tam size göre. Bitirdiğinizde, Sara'nın şarkısını hala duyuyor gibi hissedecek ve o gölün sırlarını asla unutamayacaksınız.