Taşköprü'de
Puan vermedi·250 syf.··
Beğendi
·
2026 16. kitabı
Kıymık - Sinan Barış - Roman - Kasım 2018 - 159 Sayfa. Sanatın her bir dalının dalga dalga Anadolu'ya yayılmasından mutlu olanlarından biri de benim. Hele ki bu dal edebiyat ise mutluluğum bir kat daha artmakta. Nasıl artmasın ki yeni kalemlerle birlikte yeni konuların kendine göre yeni teknikleri deneyenlerin yanısıra bir özentiden öte geçemeyen azımsanmayacak kadar da kalem var şüphesiz. Ancak bir gerçek ver ki emek veren bir hayli yazarımız var. Bu eser yazarımız, son yıllarda ismini sıkça duyduğumuz kaliteli sarımsağın üretildiği Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinden. Yazar eserini kurgularken içinde yaşadığı ve çok yakından bildiği ilçeyi mekan ve konu odağı olarak değerlendirirken ilçenin sosyal, siyasal ( ülkenin) kültürel ve ekonomik unsurlarını da roman konusu içine katarak okuyucuya yöresel özellikler olarak başarıyla sunmuştur. İlçenin sosyal yaşam akışı deforme edilmeden ele alınmış, kişi karakterleri ve yöresel ağız ayrıntılı olarak işlenmiştir. Konu oluşumunda zincirlenen olaylar halkası, iç çatışmalar, duygu patlamaları, okuru başarıyla merakta tutabilmekte. İki cilt olarak yazılmış olan eserin ilk cildinde; Bora Taşköprü'den İstanbul'a üniversite okumaya gider. Babası Arif Efendi Bora'yı ziyaret için gittiği üniversitede olaylar patlak verir. O hengamede Bora vurulur, babası hemen hastaneye kaldırır ancak kurtaramaz. Oğlunun tabutunu otobüsün bagajına koyarak Taşköprü'ye yola çıkar. Ön koltukta düşünceleriyle boğuşan bir genç oturmaktadır. Otobüs mola verdiğinde Arif Efendi bu gençe çay içmeyi teklif eder. İsminin Barış olduğunu öğrendiği bu genç en yakın arkadaşının ihanetine uğramıştır. İki insanın yürek yangınları birbirlerine yakınlaştırmış kısa sürede baba oğul sıcaklığına sürüklemiştir. Çocukluğumun geçtiği, kişilerin tanış olduğu bu yöre romanını
KıymıkSinan Barış · Papilka · 03 okunma
BİR ERKEĞİ ÖLDÜRECEK KADAR SEVMİŞ OLMALARI.
Puan vermedi
ROY : 24 Kasım 1961'de Hindistan'ın Kerela eyaletinden Hristiyan bir anne ile Hindu bir babanın kızı olarak dünyaya geldi. Aymanam Köyü'nde annesinin işlettiği okulda okudu. 16 yaşında evi terk etti. Delhi Mimarlık Okulu'nda okudu, ama mimarlığı hiçbir zaman sevmedi. Dört yıl süren ilk evliliğini bir okul arkadaşı ile yaptı ve bir süre eşiyle birlikte çiçek çocuk olarak(hippi-Savaşa hayır-doğayla uyumlu) yaşadı. Daha sonra bu hayatı bırakarak Ulusal Şehir İşleri Dairesi'nde çalışmaya başladı. Bir bursla İtalya'ya giderek anıt restorasyonu üzerinde çalışırken yazarlık yönünü keşfetti. İkinci eşi ile birlikte bir televizyon kanalı için dizi film, Hindistan'da üniversite öğrencilerinin yaşamına ilişkin bir film senaryosu, Hindistan'ın kırsal kesiminde eşleri tarafından istismar edilen kadınların kahramanı haline gelen Phoolan Devi hakkında tartışmalı bir film senaryosu yazdı. Son filmi mahkemelik olunca aerobik öğretmenliği yapmaya ve romanını yazmaya başladı. Kendi çocukluğundan esinlenerek beş yılda yazdığı romanını 1996'da tamamladı. 1997'de ilk ve tek romanı Küçük Şeylerin Tanrısı romanı ile İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü olan Booker ödülü'nü aldı. Bu ödülü alan ilk Hint kadın oldu. Kitap çeşitli dillere çevrilerek yaklaşık 8 milyon satış rakamına ulaştı. "Sokaktaki İnsanın İmparatorluk Rehberi", "Ya çek defteri ya Cruise Füzesi" adlı kitapların da yazarı olan Roy, yirmi yol boyunca siyasi konularda kitaplar yazmış ve küreselleşme karşıtı görüşleri ile tanınmıştır. 2002'de Lanan Kültürel Özgürlük Ödülü, 2004 yılında Sydney Barış Ödülü'nü kazanan Roy, 2005'te Irak Dünya Mahkemesi adlı küresel girişim nedeniyle İstanbul'da bulundu. 2002'de Narmada'daki baraj projesine karşı çıktığı için bir günlük hapis cezasına çarptırılmış olan Roy, 2014 yılında Mahatma
Küçük Şeylerin TanrısıArundhati Roy · Can Yayınları · 20191,760 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
kim deli kim akıllı
9/10
·536 syf.··
2026 4. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 08 Mayıs 2026 21:39
514 sayfa, 300’den fazla karakter ve bir güne sığdırılan olay örgüsü... Sanki yokuş aşağı giderken büyüyen bir kar topu gibi, kelimeler kelimelere çarpa çarpa ilerliyor sayfalar. Üstelik sadece olaylara değil Türkiye’nin tarihine de yer veriyor. Ayrıca bireysel hikayelerin yanında sayfalar arasında Osmanlı’dan Kafkasya’ya uzanan tarihsel izlere de rastlayabilirsiniz. Bu kadar yoğun karakter ve olayı akıcı bir şekilde ve merak duygusunu hiç azaltmadan yazmak ancak iyi bir kalemin işi olabilir zaten. Ayfer Tunç okuduğum üçüncü kitabı ile gözümdeki yerini bir seviye daha üste çıkardı. Size tüm olayları ve karakterleri anlatmam mümkün değil ama k,tabı bitirdiğimde ruhuma en çok dokunanları yazmak isterim. Karadeniz’in bir şehrinde 1898’de temeli atılan, 1902’de hizmete giren,ilim irfan yuvası olması amaçlanmış, sırtını denize dönmüş Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi mekanımız. Deniz kenarında denize tamamen sırtını dönmüş bir bina yapmak da ancak bir Karadeniz şehrine yakışırdı galiba. Tabii aslında iyi bir niyetle sırtını dönmüş ama onu da siz okurken anlarsınız. Hastanede kimler yok ki... Hastanenin tarihini yazmak isteyen, karısı obsesif kompulsif hastası olan Başhekim, Kendisini acı bir son bekleyen ve benim de en çok üzüldüğüm karakterlerden biri, iç çamaşırları satan Kız İsmet, Aralarındaki yaş farkı belli olmasın diye olduğundan yaşlı davranan, üvey annesine aşık olan Erdem Bakırcıoğlu, Boşandığı karısı ve karısının yeni ailesiyle onların evinde tatil yapan, eski karısına yenge, eski karısının kocasına abi diyen terapi bağımlısı Şaban, Gittiği yurt dışı ziyaretinde on yedi yaşındaki altın saçlı erkek güzeli Zoltan’a duyduğu aşk yüzünden intihar eden Kalemkari Köse Kasım Paşa, Nişanlısının bindiği uçak Atlas Okyanusu’na düşen, Allah’ın sevdiği kulu
Edebiyat
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa TarihiAyfer Tunç · Can Yayınları · 20195,6bin okunma
2/10
·176 syf.·
2026 18. kitabı
Kitapta en çok dikkatimi çeken noktalardan biri, anlatımda yer yer hissedilen tekrarlar oldu. Aynı düşüncelerin ve hatta bazı cümlelerin farklı bölümlerde yeniden karşımıza çıkması, anlatımın akıcılığını zaman zaman zayıflattı ve okuyucu olarak metinden kopmama neden oldu. Bu durum, eserin etkisini artırmak yerine yer yer monoton bir hale gelmesine yol açmış. Bunun yanı sıra, eserde Mustafa Kemal Atatürk’ün ele alınış biçimi de benim açımdan sorgulanabilir bir noktadaydı. Tarihsel bir kişiliğin edebi bir metinde yorumlanması elbette kaçınılmazdır; ancak burada Atatürk’ün bazı yönleri ön plana çıkarılırken, daha bütüncül bir anlatım yapılmadığı izlenimine kapıldım. Özellikle özel hayatına dair yapılan vurguların, onun liderlik özelliklerinin ve tarihsel rolünün önüne geçtiğini düşündüm. Sonuç olarak, Aylardan Kasım Günlerden Perşembe; dili ve konusu itibarıyla ilgi çekici olsa da, tekrarlar ve karakter yansıtımı açısından benim beklentilerimi tam olarak karşılamayan bir eser oldu.
1000k
Aylardan Kasım Günlerden PerşembeAyşe Kulin · Everest Yayınları · 20254,484 okunma
10/10
·136 syf.··
2026 6. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 06 Mayıs 2026 18:13
SPOİLER İÇERİR Kitap, ana karakterimiz olan Tolganay ile Toprak Ana diye hitap ettiği tarlası arasında geçen diyaloglardan oluşuyor. Tolganay ile Suvankul tarlada birbirlerini görür, aşık olur ve kısa bir süre sonra evlenirler. Tek istekleri topraklarını ekip biçerek elde ettikleri gelir ile mutlu bir hayat sürmektir. Yaşamlarını düzene koyup işleri yolunda giden Tolganay ile Suvankul’un üç tane çocuğu olur. Kasım, Maysalbek, Caynak… Yıllar geçer ve Kasım güzeller güzeli Aliman ile evlenir. Tolganay ve ailesi için her şey yolunda giderken köye bir kara haber duyulur: savaş. Savaş köyün erkeklerini bir bir cepheye sürükler. Tolganay’ın korktuğu başına gelir ve önce büyük oğlu Kasım, sonra ortanca oğlu Maysalbek, kocası Suvankul ve son olarak yaşı daha on sekiz olmamış küçük oğlu Caynak da savaşa çağrılır. Artık hayat Tolganay ve Aliman için hiç de kolay geçmeyecektir. Kocasının ve çocuklarının savaştan dönecekleri günü büyük bir umutla bekleyen Tolganay, gelini Aliman ile tarlada çalışırken aldığı acı haberle yitirdiği kayıpları bir bir öğrenir. Oğulları Kasım’ı, Maysalbek’i, Caynak’ı ve kocası Suvankul’u acımasız savaş elinden alır. Geliniyle yapayalnız ve çaresiz kalan Tolganay acılar içinde kıvransa da gelini için ayakta durmaya çalışır. Belli bir zaman sonra Aliman köye çobanlık yapmak için gelen bir adamdan hamile kalır ve doğum sancılarıyla birlikte hastane yoluna koyulan Tolganay’ın kollarında can verir. Aliman’dan geriye torunu Canbolat kalır. Tolganay ile Canbolat hayatın yaşattığı acımasızlığa rağmen hayata tutunmaya devam eder. Toprak Ana, savaşın bir Kırgız köyü halkının üzerinde bıraktığı derin ve sarsıcı etkilerini anlatıyor. Yazar savaşın etkilerini, kahramanların yaşam mücadelesini ve duygu durumlarını o kadar iyi kaleme almış ki kitaptan çıkamadım.
Toprak AnaCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202277,9bin okunma
Ebu’l-Hasan Harakani’de Fakr Kavramı
10/10
··
Beğendi
Kur’an ve hadislerde geçen “Fakr” kavramının iki ayrı anlamda kullanıldığı gö- rülmektedir. Bunlardan biri “suret fakirliği” de denilen “maddî fakirlik”, diğeri ise “manevî fakirlik”tir. 1. Maddî Fakirlik veya Suret Fakirliği: İhtiyaç duyulan mala ve eşyaya malik ve sahip olmamak demektir. Kur’an’daki: “Ganimet malları, yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerin- dir” 5 , ayeti ve benzer ayetlerde anlatılan fakrdır. Bu anlamdaki fakirlik hadislerde de: “Fakr, insanı nerede ise küfre düşürecekti.”6 “Fakirlik, iki cihanda yüzkarasıdır.”7 İfadeleriyle anlatılmakta ve bu manada gönle sıkıntı veren fakirliğin makbul olmadığı ifade buyrulmaktadır. Tasavvufa konu olan fakr ise bu tür fakirlik değil, manevi fakirliktir. 2- Manevî Fakirlik: Kulun kendinde varlık görmemesi, herşeyi Hakk’a irca etmesi, şahsının, amelinin, hal ve makamının Allah’ın lütfu olduğunu kabul etmesidir. Kur’an’daki: “Ey insanlar, siz Allah’a karşı fakir; yani muhtaçsınız. Allah ise ganîdir; yani herşeyden müstağni- dir.”8 ve “Allah ganîdir; siz fakirlersiniz; yani O’na muhtaçsınız.”9 ayetleri bu anlamda- ki fakrı anlatmaktadır. Peygamber Efendimiz, “Fakr, benim medar-ı iftiharımdır.” 10 buyurmaktadır. Yine başka bir hadis-i şerifinde “Allah’ım beni fakir yaşat, fakir öldür ve fakirlerle haşret!”11; Allah’ım beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle, kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme!12 buyurmuştur. Bu hadisler manevi fakr anlamında kullanılmıştır. Kulun Allah’a muhtaç olması demek olan fakirlik, elbette fakiri de zengini de kapsar. Bu anlamıyla fakir ve fukara, malı olmayan anlamına değil, “sufî ve derviş” manasına gelir. Bu yüzden eskiden şeyhler kendilerine “Hadimu’l-fukara” (Fakirlerin hizmetkârı) derlerdi. İlk sufîler “yoksulluk” anlamına gelen fakr ile
Fakrın MakamlarıEbül - Hasan Harakani · Büyüyenay Yayınları · 201718 okunma