“Köylü bizim efendimizdir”
Ulu Önder Atatürk, köylüyü ülkenin gerçek sahibi ve üretici gücü olarak tanımlamış, milletin yükselmesi için köylünün hak ettiği değeri görmesi gerektiğini vurgulamıştır. Romanda geçen bu söz bir yankı değil; bir ironi, bir çığlık. Çünkü Ölümün Ağzı’nda köylü efendi değil, en ağır yükün, en acımasız mükellefiyetin kurbanıdır.
İrfan Yalçın, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak kömür ocaklarında uygulanan mükellefiyetin aslında bir savaş kadar yıkıcı olduğunu gösteriyor. Cepheye gitmeyen köylü, ocakların ağzında aynı ölümle yüzleşiyor. Ağır çalışma koşulları, göçükler, hastalıklar, jandarma baskısı… Hepsi bir savaşın cephesi gibi. Mükellefiyetin acımasız yüzü, zulmün, sefaletin, acının ve çaresizliğin kolektif bir ağıta dönüşmesidir. Maden ocakları burada yalnızca bir mekân değil, ölümün ağzı: köylünün alın terini değil, hayatını yutan bir karanlık.
Yalçın, köylünün sesini duyururken, aynı zamanda devlet şiddetinin ve toplumsal çürümenin edebi kaydını tutuyor. Roman, işte bu gerçeği bir ailenin yok oluşu üzerinden anlatıyor: önce Recep Çavuş, ardından Emine, sonra Niyazi. Böylece bireysel acı, toplumsal çöküşün minyatürüne dönüşüyor.
Ölümün Ağzı’nın dili yalın ve belgeselci bir ağırlığa sahip. İrfan Yalçın, köylülerin konuşmalarını olduğu gibi, ağızlarına özgü ifadelerle aktarmaya çalışıyor. Arada bu ritmi kaçırsa da bu doğallık romanın gerçeklik duygusunu artırıyor. İç monologlar, karakterlerin zihnini açarak anlatımı kişisel bir tanıklığa dönüştürüyor. Diyaloglar, köylünün çaresizliğini ve devletin baskısını çıplak biçimde ortaya koyarken romanın dilini katmanlı bir anlatımla zenginleştirir
Sonuçta Ölümün Ağzı, bir roman olmanın ötesinde,Cumhuriyet’in en acımasız kararlarından birinin edebi kaydı ve savaşsız bir savaşın